Bir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulları çokmuş. Çok demesi de az demesi de günahmış. Sevabı koydum bir kefeye, günahı koydum bir kefeye, başladım düşünmeye. Azdan çoktan, hoppala hoptan, sana bir mintan yaptırdım çerden çöpten. İlikleri karpuz kabuğundan, düğmeleri turptan. Turp dedim de aklıma geldi iki adam. Biri zayıf, biri şişman, biri dost, biri düşman. Bir köprü kurmuşlar, sırat köprüsü mü desem? Geçen de pişman, geçmeyen de pişman. O yalan, bu yalan, ağzın burnun yok mu? Seninki de yalan. Baban yalandan gitti, annen yalandan gitti, seni gidi yağlı keçi, duvara bağlı keçi, yalan yuvası olmuş ağzının içi. Neyse uzatmayalım, masala su katmayalım ve masala başlayalım. Zamanın birinde bir ülkede üç genç kız yaşarmış. Bu kızlar çok iyi arkadaşlarmış. Her gün bir araya gelir sohbet ederlermiş. Bunlar bir gün kendi aralarında konuşurlarken oradan geçen padişahla veziri, konuşulanlara kulak misafiri olmuş. Üç arkadaştan biri: — Ben bir padişahla evlensem, bir çadır dokusam, çadır dokunsa gelse, demiş. Diğeri: — Ben bir padişahla evlensem, bir halı dokusam, halı dokunsa gelse, demiş. Üçüncüsü de: — Ben bir padişahla evlensem, bir oğlum olsa, bir kızım olsa, ağladıkça gözlerinden inci mercan dökülse, demiş. Bu kızlardan üçüncüsünün söyledikleri padişahın çok hoşuma gitmiş. Padişah ve veziri oradan çekip gitmişler. Gel zaman git zaman padişah yaverine: — Ben bir padişahla evlensem, bir oğlum bir de kızım olsa, ağladıkça gözlerinden inci mercan dökülse diyen kız ile evlenmek istiyorum, demiş. Padişahın adamları, kızı ailesinden istemişler. Padişahla kızın düğünü olmuş. Padişahın hanımı, arkadaşlarını çok özlüyor, eski günlerdeki gibi onlarla sohbet etmek istiyormuş. Hanımının bu isteğini öğrenen padişah, sultanın arkadaşlarını saraya aldırtmış. Günler günleri kovalamış ve hanım sultanın gerçekten de ağladıkça gözlerinden inci mercan dökülen bir oğlu ile bir kızı olmuş. Sultanın arkadaşları bunu kıskanmışlar: — Ne yapalım ne yapalım? Padişah çocukları görmeden, biz bunları kaybedelim, demişler. Bir sandığın içine yerleştirdikleri çocukları büyükçe bir ırmağa bırakmışlar. Arkadaşlarının yatağına da biri erkek biri dişi iki köpek yavrusu bırakmışlar. Sonra da: — Vah vah! Köpek yavrusu doğurdu, olacak iş mi, diye bağıra bağıra padişaha duyurmuşlar. Padişah: — Hay böyle iş olur mu? Böyle bir terbiyesizlik padişaha yapılır mı, diye küplere binmiş ve eşine dışarı çıkma yasağı getirmiş. Çocukları taşıyan sandığı ise bir yaşlı çift görmüş. Onların da hiç çocukları olmuyormuş. Yaşlı kadın: — Bey, demiş. Bunun içindeki mal ise senin, can ise benim olsun. Sandığı açıp baksalar ki dünyalar güzeli biri oğlan biri kız iki tane bebek. Sandığın içi de inci mercanla dolu. Yaşlı kadın: — Allah, bize acıdı, iki tane çocuk gönderdi. Bunlar bizim evlatlarımız olsun, bu çocukları biz büyütelim, demiş. Çocukları alarak eve getirmişler. Çocuklar güldükçe mercan, ağladıkça inci döküyor, babaları da bu incileri satarak evin geçimini sürdürüyormuş. Gün geçtikçe zenginleşen yaşlı çift, padişahın sarayının yanına saray gibi bir ev yaptırmışlar ama içine yerleşmeden vefat etmişler. Bu evi gören sultanın arkadaşları sarayın sahibini merak etmişler. İçlerinden biri merakına yenik düşüp çocukların yaşadığı eve gelmiş. — Ben karşı sarayda yaşıyorum, hoş geldiniz demeye geldim, demiş. Kız, kadını içeri davet etmiş. Kadın evi dolaştıktan sonra: — Kızım, senin annen yok mu, demiş. Kız ağlayarak: — Annem öldü teyze, demiş. Kız ağladıkça gözünden inci mercan dökülmüş. Bunu gören kadın, bu kızın sultanın kızı olduğunu anlamış. Hemen bir plan yapıp kıza: — Eviniz çok güzelmiş ama bir eksiğiniz var. Altın Dağı’nın arkasındaki yediveren çiçeğini getirirseniz buralar burcu burcu, mis gibi çiçek kokar; çok mutlu olursunuz, demiş. — Tamam, demiş kız. Notunu da almış. Akşam olunca kardeşi eve gelmiş. Kız kardeşinin üzgün olduğunu görünce: —Ne oldu? Niçin üzgünsün, demiş. Kız da: — Bugün bir teyze geldi buraya. Altın Dağı’nın arkasında bir yediveren çiçeği varmış. Onu alıp gelirseniz eviniz daha güzel olur dedi, demiş. Oğlan: — Sen hiç üzülme, ben o çiçeği sana getireceğim, demiş. Ertesi gün atına binip yola düşmüş. Yolda ak sakallı bir dervişle karşılaşmış. Derviş: — Yavrum nereye gidiyorsun sen, demiş. —Altın Dağı’nın arkasında bir yediveren çiçeği varmış, kız kardeşim onu istiyor, alıp geleceğim, demiş. — Vah yavrum! Padişah o çiçek için dünya kadar asker gönderdi, giden bir daha gelmedi, sen tek başına nasıl getireceksin o çiçeği. Şimdi sana söylediklerimi yaparsam hem çiçeği alırsın hem de sağ salim geri gelirsin, demiş. — Ne yapacağım dede? Söyle, demiş genç. — Dağdaki çiçeği kopardıktan sonra atına bin ve asla arkana bakma! Eğer bakarsan dağ ardından sana doğru yürür, atın ile seni altına alır, altında kalırsınız maazallah, demiş. Oğlan dağa gitmiş, yediveren çiçeğini toplamış. Arkasına bakmadan da atına binip evine geri gelmiş. Yediveren çiçeğinin kokusu saraya kadar gelince, oğlanın bu çiçeği getirdiği tüm sarayda yankılanmış. Sultanın arkadaşları haberi duyunca: — Biz bu çocuklardan yine kurtulamadık. Ne yapsak da kurtulsak diye konuşmaya başlamışlar. Sonunda bir plan yapmışlar ve oğlanın olmadığı bir gün yine kızı ziyarete gitmişler. İçlerinden biri kıza: — Kızım eviniz ne kadar güzel olmuş. Çiçeğin kokusu saraya kadar geliyor ama Altın Dağı’nda yaşayan Altın Işık’ı getirirseniz size annelik yapar, güzel bir hayatınız olur, demiş. Kız bunları da not almış. Akşam olunca oğlan eve gelmiş. Kız kardeşinin yine üzgün olduğunu görünce: — Ne oldu? Niçin üzgünsün yine, demiş. Kız da: — Geçenlerde gelen teyze yine geldi. Altın Dağı’nda Altın Işık adında biri yaşıyormuş. Onu buraya getirirseniz size annelik yapar dedi. Onu getirebilir misin, demiş. — Tamam kardeşim. Sen üzülme yeter ki, demiş oğlan. Atına binip yeniden yollara düşmüş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Birden karşısına aynı ak sakallı derviş çıkmış. — Nereye gidiyorsun evlat yine, demiş. — Altın Dağı’nda Altın Işık adında biri yaşıyormuş. Bize annelik yapsın diye, onu alıp eve getireceğim, kardeşim çok istiyor, demiş. Derviş: — Canına mı susadın oğlum sen, oraya giden bir daha dönmedi, demiş. Oğlan: — Benim kız kardeşimden başka kimsem yok. Onu çok seviyorum, onun üzülmesine gönlüm razı olmaz. Gideceğim, demiş. Derviş, çocuğun güzel gönlünden çok etkilenmiş: — O zaman, benim sana söylediklerimi eksiksiz yaparsan Altın Işık’ı alır gelirsin, demiş. Başlamış oğlana yapacaklarını bir bir anlatmaya: — Yolda önüne iki aslan ile iki çeşme çıkacak. Beyaz çeşmeden akan sütü beyaz aslana, siyah çeşmeden akan sütü siyah aslana içireceksin. Biraz ilerde çok acıkmış kurt ile kuzu göreceksin. Kurdun önündeki otu, kuzunun önüne; kuzunun önündeki eti de kurdun önüne atarsan oradan rahat geçebilirsin. Biraz gittikten sonra kale gibi taştan duvarları olan evle karşılaşacaksın. İşte aradığın Altın Işık orada yaşıyor. Padişah, onu saraya getirtebilmek için yıllarca tabur tabur ordu gönderdi ama başaran olmadı. Altın Işık hepsini taş etti. Seni de taş etmek isteyecek. Ben sana bir dua öğreteceğim, bu duayı ezberlersen taş olmazsın, demiş. Oğlan duayı ezberleyip yola çıkmış. Önce aslanlarla karşılaşmış, sonra kurt ve kuzu ile. Dervişin dediklerini bir bir yaparak engelleri aşmış. Dağın eteğindeki Altın Işık’ın evine yaklaşmış. Altın Işık oğlanı görünce hemen: — Taş ol, demiş. Oğlan, atının ayaklarından dizine kadar taş olmuş. Heyecandan okuyacağı duayı unutmuş: — Altın Işık, diye seslenmiş. Altın Işık yine: — Taş ol, demiş. Oğlan bu sefer de beline kadar taş olmuş. Oğlanın ezberlediği dua, o esnada birden aklına gelmiş. Bir çırpıda duayı okuyuvermiş. Atının ve oğlanın üzerindeki bütün taşlar yere dökülmüş. Altın Işık bunu görünce: — Buyur evladım, demiş. — Seni götürmeye geldim, demiş oğlan. — Burada gördüğün bütün taşların, duvarların hepsi insandı. Onlar da senin gibi beni götürmeye gelmişlerdi ama başarılı olamadılar. Hepsini taş ettim, demiş. Oğlan başından geçenleri bir bir Altın Işık’a anlatmış: — Benim bir kız kardeşim var. Bir yaşlı teyze sürekli kardeşimi ziyarete geliyor ve ona eksiklerimizi söylüyor. Önce yediveren gülünü getirirseniz çok mutlu olacaksınız dedi. Ben de o gülü toplayıp eve götürdüm. Şimdi de seni eve götürmeye geldim. Sen bize annelik yapacaksın, kardeşim de mutlu olacak, demiş. — Hadi gidelim, demiş Altın Işık da. Ama önce şu taşları uyandıralım. Kimi borudan mızıkayla kimi asker silahlarıyla geldi, demiş. Altın Işık, taşa çevirdiği herkesi eski hâline getirmiş. Askerler, boru, trampet hepsi birden eski hâline dönerek sarayın yolunu, Altın Işık ile oğlan da evin yolunu tutmuşlar. Eve geldiklerinde oğlan, kardeşine: — Annemizi getirdim, demiş. Altın Işık gençlere annelik yapmaya başlamış. Altın Işık’ın bu çocukların evlerine geldiği haberi sarayda yankılanınca sultanın arkadaşları yeni bir plan yapıp çocukların yaşadığı eve gelmişler. Hep bir ağızdan: — Ah, eviniz de ne kadar güzel olmuş, çiçeğiniz de çok yakışmış. Anneniz daha güzel olmuş ama, derken Altın Işık: — Taş olun kötü kadınlar, demiş. Kadınlar o anda simsiyah bir taşa dönüşmüşler. Altın Işık hemen oğlunu yanına çağırmış. Bir elini sallamış gümüş bir tepsi oluşmuş. Bu tepsinin içinde civcivler ve tavuklar yayılıp dolaşıyor ama dışına çıkamıyorlarmış. — Bu tepsiyi al oğlum, padişaha hediye olarak götür. Komşuların hediyeleşmesi güzeldir, demiş. Oğlan tepsiyi alarak padişaha götürmüş. Ertesi gün yine Altın Işık oğlunu yanına çağırmış. Bu sefer de yarsısı altın yarısı gümüş bir tepsi yapmış. Bu tepsinin içinde ise bir tavşan kaçıyor, bir tazı da koşuyormuş ama tazı tavşanı hiç yakalayamıyormuş. Altın Işık oğluna: — Bu tepsiyi de padişaha hediye olarak götür, demiş. Padişah bu hediyeyi de alınca: — Bu da nedir? Bunlar neyin nesi böyle? Bu nasıl gerçek olabilir, demiş. Oğlana teşekkür edip, evlerini ziyarete geleceğini söylemiş. Sarayında pahada ağır altın, akçe neyi varsa yanına alarak Altın Işık’ın yaşadığı eve gelmiş. Oğlan: — Bu annem, bu da kız kardeşim, diye padişahla ailesini tanıştırmış. Padişah, Altın Işık’a: — Hediyeleriniz aldım ama ben böyle hediyeleri ömrümde görmedim. Bu civcivler tepsiden çıkmadan nasıl dolaşabiliyor? Tazı tavşanı hiç yakalamadan bir tepside nasıl koşabiliyor? Bu nasıl iştir? Şaştım, kaldım. Bana açıklar mısınız, demiş. — Padişahım, size gönderdiğim hediyeleri gözünüzle gördüğünüz hâlde gerçekliğini sorguluyorsunuz. Ancak görmeden, hanım sultanın köpek yavrusu doğurabileceğine inanıyorsunuz. Tepsilerde gördükleriniz sihirdir ama bu çocuklar sizin öz evlatlarınızdır. Size bu oyunu kuran da sultanın kötü kalpli arkadaşlarıdır, demiş. Altın Işık’ın sözleriyle padişah yaptığı hatayı fark etmiş. Çocuklarını da alarak sarayına götürmüş. Eşinden ve çocuklarından özür dilemiş. Çocuklarına ve eşine kavuşan hanım sultan bir daha insanlara hemen güvenmemiş. Padişah da her duyduğuna ve gördüğüne doğruluğunu araştırmadan inanmamış. Çocuklar muratlarına erince Altın Işık, Altın Dağı’ndaki ışıklı hayatına geri dönmüş.
Altın Işık
Anonim - MASAL6 Derlemesi ·
5 dakika okuma süresi ·
383 kez okundu ·
❤️ 3 beğeni
Altın Işık
📖 Benzer Masallar
Tümünü Gör →
1. Sınıf Masalları
Üç Tohum
Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, uzak bir ülke...
5 dk
5.0
364
1. Sınıf Masalları
Dünya Malı
Ülkenin birinde üç oğlu olan zengin bir adam yaşarmış. Bu adam eğitime çok değer verirmiş. Üç oğlunu da okutup meslek sa...
5 dk
5.0
324
Sonraki masal yükleniyor...
Bu kategoride başka masal yok
Ana Sayfaya Dön
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bağlan