Bir zamanlar ülkenin birinde, zengin mi zengin, yakışıklı mı yakışıklı bir bey yaşarmış. Bu beyin ülkesinin bir tarafında deniz, bir tarafında otlu, bitek*, serin yaylalar varmış. Ülkenin bir tarafı da ormanlarla çevriliymiş. Ülkenin en güzel kızı Has isimli kızmış. Bey, Has kızla evlenerek mutluluğunun hudutlarını genişletmiş. Bey ile Has Hatun kâh deniz kıyısına iner kâh ormanlara dalar kâh yaylara çıkar, halkı ile mutlu mesut yaşarmış. Halk, hastaları, yoksulları gözeten, adaletli ve hoşgörülü beyden çok memnunmuş. Allah da iyi yürekli bey ile eşine iki tane erkek evlat vermiş. Bey, on yaşına değen oğluna ok atma, ata binme, denizde ve karada avlanma gibi eğitimler aldırmış. Bey ve ailesinin mutlu günleri akıp giderken, beyin gördüğü bir rüya, ailedeki neşeye gölge düşürmüş. Bey rüyasında yaşlı, uzun sakallı, sopasına yaslanan bir pire rastlamış. Bu pir, beye: — Ey iyi yürekli bey, halkının sevgilisi olan yiğit! Başına bir bela gelecek, bu belayı gençlikte mi, yoksa ihtiyarlıkta mı istersin, diye üç defa sormuş. Bey, kan ter içinde uyanmış. Eşine sezdirmeden kalkıp bir köşeye çekilmiş. Korkudan tir tir titriyormuş. Bir yandan da gördüğü rüyayı yorumlamaya çalışıyormuş. Fakat ne kadar düşünürse düşünsün bu rüyaya bir yorum getirememiş. Aradan üç gün geçmiş, yaşlı pir yine beyin rüyasına girmiş. Ona: — İyi düşün, kararını ver. Tekrar geleceğim, demiş. Bey yine korku ile uyanmış. Artık beyin gözlerine uyku girmez olmuş. Uykusuz geceler birbirini kovalamış. Beyin neşesi kaçmış, gündüzleri de saraydan çıkmamaya başlamış. Yemeden içmeden kesilmiş, soranlara derdini açamamış. Günden güne zayıflamaya başlamış. Bu durum karısını, çocuklarını ve yakınlarını huzursuz etmeye başlamış. Karısı Has Hatun daha fazla dayanamamış. Kocasına: — Sen yiğitlerin yiğidisin. Yoksulların, düşkünlerin dertlerine koşansın. Sakatlara el kol, hastalara ilaç olansın. Ne olur derdini söyle. Ben senin en yakınınım. İki ciğerpare oğlunun annesiyim. Saklama derdini benden ne olur, diye ağlamış. Karısının sözlerine dayanamayan bey, rüyasında gördüklerini bir bir eşine anlatmış. Duydukları karşısında beyin karısı da çok üzülmüş ama telaşa kapılmadan: — Bu konuda salim kafayla oturup, konuşarak akıllı bir karar verelim, demiş. Oturmuşlar, konuşmuşlar, rüyayı yorumlamaya çalışmışlar, sonunda da kadın: — Benim iyi yürekli kocam, bir daha rüya görürsen o nur yüzlü pire de ki mademki Allah bize bir belâ verecekmiş, bu belâyı gençlikte versin. Yaşlanınca güçsüz düşeriz, belki kötülüklere göğüs geremeyiz, demiş. Bu teklif beyin kafasına yatmış, karısının fikrini kabul etmiş. Gel zaman, git zaman, yaşlı pir tekrar beyin rüyasına girmiş. Bu sefer bey, yaşlı pire: — Mademki başımıza bir bela gelecek, bu bela gençlikte gelsin, demiş. Pir hiçbir şey söylemeden gitmiş. Ne olacağını bilemeyen bey, endişelense de hayatına devam etmiş. Halkının arasına girmiş. Düşkünlere, hastalara, yoksullara yardıma koşmuş. Çocuklarıyla ilgilenmiş, yurdunun yönetim işlerini takip etmiş. Bu işleri her zamanki çalışkanlığı ve dürüstlüğü ile yürütmeye çalışmış ama her an içinden bir kötülük haberi gelecekmiş gibi ürperip durmuş. Bir gün beyin korku ile beklediği kötü haber gelmiş. Dostu olan bir hudut komşusu, bey ile yaptığı anlaşmayı bozarak onun ülkesine saldırmış. Beyin verimli topraklarını işgal etmiş. Bundan güç alan başka bir komşu da saldırıya geçip bir sınır şehrini işgal etmiş. Bir gece yarısı bey, limanda bulunan donanma gemilerinin cayır cayır yakılarak batırıldığını görmüş. Yurdunu işgalden kurtarmak için ordusunun başına geçmiş. Huduttan hududa geçip, savaşmış ama hiçbir savaştan tatminkâr bir galibiyet alamamış. Bir taraftan da ülkeyi doğal afetler sarmış. Şiddetli kasırga ve fırtınalar, ülkede tahıl, meyve bırakmamış. Sürüler sellere kapılıp derelere, nehirlere, denizlere sürüklenmiş. Şehirler, kasabalar, ormanlar cayır cayır yanmaya başlamış. Halk ne yapacağını bilemez durumda beyin sarayının etrafında toplanmış, derken beyin sarayı da bir zelzele ile alt üst olmuş. Herkes korku ve telaş içindeyken açlık ve salgın hastalıklar baş göstermiş. İnsanlar isyan etmeye başlamışlar. Yapacak hiçbir şeyi kalmadığını anlayan bey, bir gece yarısı karısı ve iki oğlu ile kılık değiştirerek ülkesini terk etmiş. Aç, çıplak, yorgun günlerce yol yürüyüp, dağlardan, beldelerden aşıp, derelerden, çaylardan geçmişler. Otlarla, buldukları meyvelerle beslenmişler. Birden önlerine azgın, büyük bir nehir çıkmış. Bey, nehri geçmek için soyunup büyük oğlunu omzuna almış. Suya dalmış ve öbür tarafa geçmiş. Tekrar dönüp dört yaşındaki küçük oğlunu omzuna almış, coşkun akan nehre dalmış. Tam suyun ortasına geldiğinde bir kurt büyük oğlunu kemerinden yakalayarak kaçırmış. Oğlan: — Babacığım yetiş! Babacığım yetiş, diye acı acı çığlık atmış. Heyecandan eli ayağı birbirine karışan adam telaşa kapılmış. Şiddetli akıntıyla dengesini kaybedip yere düşmüş. Küçük oğlan da köpüklü sularda gözden kaybolmuş. Anne olanları nehrin kıyısında bir öteye, bir beriye koşuşturarak izliyor, gözyaşları ve canhıraş* çığlıklar içinde olanları izliyormuş. Canını güçlükle kurtaran bey, kıyıya çıkıp karısını susturmaya çalışmış: —Pirin söylediği oluyor, yapacak hiçbir şeyimiz yok. Bütün bu olanları engellemek gücümüzün üstündedir. Bunların hepsi beklediğimiz ve kabullendiğimiz belalar işte, diyerek karısını teselli etmeye çalışmış. Karısının elinden tutmuş, birlikte nehri geçmişler. Her şeyinin yanında iki çocuğunu da kaybeden bey ile karısı yine bir zaman yürüdükten sonra güzel bir şehre gelmişler. Yüksek bir yerden şehri seyredip gözyaşları içinde eski mutlu günlerini anmışlar. Güneş ortalıktan çekilince şehre yaklaşmışlar. Karşılarına inekleriyle koyunlarını ahıra almaya çalışan bir adam çıkmış. Bey ile Has Hatun, bu adama yardım etmişler. Ev sahibi bu yardımdan çok memnun kalmış. Onlara kim olduklarını ve nereden geldiklerini sormuş. Bey ile Has Hatun: — Garip yolcularız, deyince ev sahibi onları evine alıp o gece misafir etmiş. Ev sahibi bu konuk karı kocanın tavır ve davranışlarını çok beğenmiş. Ertesi sabah bey ile Has Hatun izin isteyip ayrılacakken, ev sahibi onlara: — Gideceğiniz bir yer yoksa burada kalabilirsiniz. Çobanımız bizi terk etti, gitti. Sürülerimiz ortalıkta sahipsiz kaldı. Gitmeyin, bize çoban olursunuz. Size ev de verir, ihtiyaçlarını da karşılarız, diye teklifte bulunmuş. Sığınacakları güvenli ve sıcak bir yuva bulduklarına sevinen bey, bu teklifi hemen kabul etmiş. Bey artık sürüyü alıp yaylıma çıkarmaya, çobanlık yapmaya başlamış. Has Hatun da kendilerine verilen evi temizleyip eşyaları yerleştirmiş. Günler böylece geçip gitmiş. Mahalle halkı bu yeni ve dürüst çobandan çok memnun kalmışlar. Çünkü bu çoban geldiğinden beri, bereket artmış, hayvanların sütü de fazlalaşmış. Hayvanlar daha iyi beslenir olmuş. Mahalleli ise Has Hatun’un tertip ve düzenini görmeye evine geliyorlarmış. Önceden konak sahibesi olan bu kadının tertibine, düzenine misafirlerini ağırlamasına ve sohbetine hayran kalıyorlarmış. O beldede yaşayanlar, çobanla karısının kibar davranışları, temizlik ve görgüleri karşısında kendi aralarında uzun uzun konuşmuşlar. Birbirlerine çobanla karısının görmüş geçirmiş insanlar olabileceklerini söylemişler. Çobanla karısı, kimseye bir şey söylemeden keder içinde günlerini geçirmeye çalışıyor, kaybettikleri çocuklarını düşünüp düştükleri durum için birbirlerini teselli ediyorlarmış. Bir gün şehirde davullar çalınmış, tellallar mahalle mahalle dolaşıp: — Ey ahali!.. Duyduk duymadık demeyin, memleketimizin beyi ölmüştür. Yeniden bey seçilecektir. Yirmi yaşından yukarı ne kadar erkek varsa yarın meydanda toplanacaktır. Duyduk duymadık demeyin ha, diye bağırmışlar. Herkes meydana toplandığında, bir ihtiyar çıkıp açıklama yapmış: — Seçim şeklimizi biliyorsunuz. Birazdan devlet kuşumuzu uçuracağız. Bu kuş kimin başına konarsa o, yeni beyimiz olacaktır, demiş. Meydanda toplanan binlerce insan, o gün en güzel elbiselerini giyip silahlarını kuşanıp bekleşmeye başlamışlar. Kimileri yüksek gözükmek için ayaklarının altına bir şeyler koymuş. Nihayet kuş uçurulmuş. İnsanların üzerinde dolanan kuş, kimi zaman kalabalığın üzerinde alçalmış kimi zaman yükselmiş. Fakat bir türlü hiç kimsenin başına konmamış. Nihayet gidip bir tepeye konmuş. Görevliler: — Bu olmadı. Kuş, bey olacak kişiyi göremedi, yeniden uçuralım, demişler. Üç kere uçurmalarına rağmen kuş hiç kimsenin başına konmayınca içlerinden güngörmüş bir ihtiyar: — Herhâlde bu kentte bulunup da meydana gelmeyen biri var. Onu bulun getirin, demiş. Kalabalık, gelmeyen kalmadığını söyleyince içlerinden birisi, bu şehirde olup da toplantıya gelmeyen garip bir çobanı tanıdığını söylemiş. Hemen atlıları gönderip hiçbir şeyden haberi olmayan çobanı değneği ile getirip halkın ortasına bırakmışlar. Yaşlı adam kuşu tekrar uçurmuş. Kuş kalabalığın hayret dolu bakışları arasında havada geniş bir daire çizdikten sonra doğruca çobanın başına konuvermiş. Şehrin ileri gelenleri: — Olmaz! Bir yanlışlık oldu, demişler. Çobanın yerini değiştirip kuşu tekrar uçurmuşlar. Üç kere çobanın yeri değiştirilmiş, devlet kuşu uçurulmuş ama kuş yine de gidip çobanın başına konmuş. İhtiyar adam gelip kuşu almış, çobanı da elinden tutarak orta yere getirmiş. Halka: — Geleneklerimizde değişim yapılamaz. Çoban da olsa, bu bir insandır. Beylik hakkı bu garibindir. Ey çoban, sen şu andan itibaren bu ülkenin beyi oldun. Ey ahali, beyimiz belli olmuştur. Hayırlı olsun, demiş ve dualarla çobanın beyliği ilan edilmiş. Görevliler şaşkınlık içinde ne olduğunu anlayamayan çobanı saltanat arabasına bindirerek saraya götürmüşler. Sonra gidip Has Hatun’u getirip saraya yerleştirmişler. Böylece çoban, tekrar bey olmuş. Has Hatun da eski günlerine dönmüş. Bey, karısını karşılayarak: — Gel benim can yoldaşım, sırdaşım, sevgili karım. Beni bir tek sen anladın. Allah'ın buyruğuna benimle zaafa düşmeden sabır gösterdin. Yılmadın, bezginlik duymadın, zayıf düşmedin. Bütün varlığımızı kaybettik. Tüm bunların ötesinde iki tane nur topu gibi yavrumuzu yitirdik. Çoban oldum, aç ve çıplak kaldık ama beni yalnız bırakmadın. Allah beyliğimizi geri verdi. İçimden bir ses, sanki yavrularımıza da kavuşacağımızı söylüyor. Birlikte her şeye sabrettik, yine de sabredeceğiz, deyip karısını kucaklamış. Kent halkı önce bir çobanın bey olmasını iyi karşılamamış. Fakat çobanlık yaptığı mahalledeki komşuları, kentin her tarafını gezerek bunlarda gördükleri inceliği, efendiliği ve insanlığı herkese anlatmışlar. Kentin yaşlıları ve ileri gelenleri de beyi kutlamaya gelmişler. Bey de geçmişini ve başlarından geçenleri onlara anlatmış. Bunun üzerine, ülke halkının yeni bey hakkındaki olumsuz duyguları hızla değişmiş. Halk yeni beylerini sevip bağrına basmış. Tebrikler, ziyaretler ve eğlenceler günlerce sürmüş. Şenlikler ve alaylar düzenlenmiş. Yarışlar yapılmış, güreşler tertip edilmiş. Bey ve karısı yarışları insanlarla birlikte izlemiş. Fakat bunca eğlenceye, başlarına konan devlet kuşuna rağmen yüreklerinin derinliklerinde kapanmayan bir yaranın acısı her gün kendini iyiden iyiye hissettiriyormuş. Her ikisi de öldü sandıkları çocukları, bir sabah ansızın geri döneceklermiş gibi umutla ufka bakıp duruyorlarmış. Fakat her geçen gün umutları biraz daha azalıyormuş. Günün birinde, gönüllerini biraz olsun eğlendirmek için bir yarışma düzenlemişler. Yarışmalardan birinde, meydana iki cengâver yarışçı çıkmış. Bu iki yiğit, ok atmada birinci gelmişler, ciritte, mızrak atmada, kılıç kullanmada da rakip tanımıyorlarmış. Bunların birine Kurdoğlu, diğerine de Değirmencioğlu diyorlarmış. Törenlerin son günü başpehlivan belli olacakmış. Çam yarması gibi bu iki pehlivan alana çıkmışlar. Kıyasıya bir güreş başlamış. Sonunda Kurdoğlu, Değirmencioğlu'nu yenerek birinci ilân edilmiş. Bey, onları alınlarından öperek birincilik ve ikincilik kemerlerini takmış. Onlar da önce beyin sonra da Has Hatun'un ellerini öpüp gitmek için arkalarını dönmüşler. Has Hatun ansızın: — Oğlum, oğullarım, diye feryat etmiş. Kalabalığın hayret dolu bakışları arasında Has hatun, iki cengâverin sırtlarının ortasındaki siyah beni göstererek: — İşte benim oğullarım. Bakın sırtlarında, aynı yerde, aynı büyüklükte siyah benleri var. Tanıdım onları. Allah’ım sana şükürler olsun, diyerek gözyaşları içinde evlatlarının yüzlerinden, gözlerinden öpmeye başlamış. Bu sırada iki yaşlı adam, kalabalığı güçlükle yararak gelip beye doğru eğilip selam vermiş. Bu yaşlılardan biri: — Ben bu yiğidi yıllar önce bir kurdun ininde, kurt yavruları ile oynaşırken buldum, kaçırdım. Yanımda büyüttüm ve eğittim, demiş. Öbür adam da: — Bu yiğit de yıllar önce suya kapılarak değirmenin oluğuna gelmişti, onu ölmek üzereyken buldum, kendime evlât edindim, besleyip büyüttüm, demiş. Bu iki adamın şahadetiyle durum açıklığa kavuşmuş. İki kardeş yıllar sonra kavuşmanın sevinci ile kucaklaşıp anne babalarının ellerini öpmüşler. Bu çocukları bulup yetiştiren her iki kişi de bey tarafından ödüllendirilmiş. Mutluluktan âdeta sarhoş olan bey, Allah’a kurbanlar adamış, günlerce süren eğlenceler tertip etmiş. Yeniden bir araya gelen çocukları ve karısı ile ülkesinde mutlu bir hayat sürmüş. Ölene kadar halkına adaletle ve hoşgörüyle muamele etmiş. Muratlarına ermişler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. * bitek: Verimli. * canhıraş: Yürek parçalayan.
Devlet Kuşu
Anonim - MASAL6 Derlemesi ·
5 dakika okuma süresi ·
260 kez okundu ·
❤️ 1 beğeni
Devlet Kuşu
📖 Benzer Masallar
Tümünü Gör →
1. Sınıf Masalları
Tembel Ömer
Bir varmış, bir yokmuş. Eskiden tembel Ömer isimli bir kişi yaşarmış. Bu adam gerçekten de tembel mi tembel, şaşkın mı ş...
5 dk
5.0
270
1. Sınıf Masalları
Engül ile Şengül
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken babam annemin b...
5 dk
5.0
261
Sonraki masal yükleniyor...
Bu kategoride başka masal yok
Ana Sayfaya Dön
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bağlan