Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, bir ülkede yaşayan padişah varmış. Bu padişahın üç tane oğlu varmış. Günlerden bir gün padişah, ülkesine bir cami yaptırmak istemiş. Ustalar, kalfalar, çıraklar bulmuş. Hepsini topladıktan sonra caminin yapımını başlatmış. Aradan bir zaman geçtikten sonra caminin inşaatı bitmiş. Büyük oğlu babasına gidip: — Babacığım iznin olursa bu gece camide yatmak istiyorum, demiş. Padişah oğlunun teklifini kabul etmiş. Büyük oğlan o gece yatağını döşeğini camiye sermiş. Uyku ile rüya arasındayken birden caminin kapısı açılmış. İçeriye aksakallı, beyaz kıyafetli, bastonlu bir adam girmiş: — İyi, iyi güzel ama bir kusuru var, demiş. Sabah uyanan büyük oğlan, padişahın yanına gitmiş. Dün gece gördüklerinin hepsini anlatmış. Padişah düşünmüş taşınmış: — Demek ki bu camide bir eksik var, demiş. Dedikten sonra da emir vermiş, camiyi yıktırmış. Ertesi gün yeni ustalar ve yeni işçiler çağrılmış, caminin yapımına tekrar başlanmış. Aradan zaman geçmiş, caminin inşaatı bitmiş, cami eskisinden de güzel olmuş. Caminin yapımının bittiği gün, padişahın ortanca oğlu babasının yanına gitmiş: — Babacığım iznin olursa bu sefer de camide ben yatmak istiyorum, bakalım aynı şey olacak mı, demiş. Babası izin verdikten sonra ortanca oğlan da yatağını döşeğini alıp camiye gitmiş. Yatağını serip uyumaya başlamış. Tam uyku ve uyanıklık arasındayken yine aksakallı, beyaz giyimli, elinde bastonlu bir adam gelmiş: — İyi, iyi güzel ama bir kusuru var, demiş. Ortanca oğlan uyanmış, sağına soluna bakmış ama hiç kimseyi görememiş. Ertesi sabah padişahın yanına gidip olanları anlatmış. Padişah düşünmüş düşünmüş ustalar ile işçileri çağırmaya karar vermiş. Gelmişler, camide hiçbir eksiklik bulamamışlar ama bu cevaplar padişahın içine sinmemiş. Etrafındakilere: — Tekrar yıkın camiyi, demiş. Camiyi yıktırmış ve ertesi gün cami yapımına yeniden başlanmış. Yapıma başlamadan önce de: — Bu sefer bu cami, dünyaya gelmiş geçmiş en güzel cami olacak, demiş. Ustalar ve işçiler gece gündüz uyumadan harıl harıl çalışmışlar. Sonunda caminin inşaatı bitmiş. Bu sefer padişahın yanına en küçük oğlu gitmiş: — Babacığım, iznin olursa bu sefer de camide ben uyumak isterim, demiş. Babası izin vermiş. Küçük oğlan diğer oğullarına göre biraz daha uyanık, cesaretli ve akıllıymış. Küçük oğlan yatağını, döşeğini almış, camiye gitmiş. Yatağa girmiş, gözlerini kapatmış, uyumadan beklemeye başlamış. Beklemiş, beklemiş, kapının sesi gelmiş, içeriye bir adam girmiş. Adam hem gerçek hem de hayal gibiymiş. Adam tam başlamış: — İyi, iyi güzel ama derken küçük oğlan adamı kolundan yakalamış. — Söyle bakalım amca nedir bu caminin kusuru, demiş. Aksakallı adam: — Oğlum bu caminin bir kusuru yok. Siz boşuna yıktınız defalarca camiyi. Bu caminin tek eksiği, haziran bülbülleridir. Eğer bu camide bir çift haziran bülbülü öterse bu cihanda bu camiden daha güzel cami olmayacak, demiş. Oğlan adamın kolunu bırakır bırakmaz adam gözden kaybolmuş. Oğlan da rahatça uyumuş. Ertesi sabah olanları padişaha anlatmış. Padişah üç oğlunu da karşısına çağırmış ve onlara emretmiş: — Gidin haziran bülbüllerini bulun, demiş. Üç kardeş, atlarına atlayıp yola koyulmuşlar. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Bir süre sonra bir yol ayrımına gelmişler. Bu yol, üç yola ayrılıyormuş. Üç kardeş oturup aralarında konuşmuşlar. Her biri, bir yola gitmeye karar verdikten sonra, yolun kenarındaki büyük kayaya yüzüklerini çıkarıp koymuşlar. Kendi aralarında önce gelenin gelmeyenleri burada beklemesine karar vermişler. Küçük oğlan günlerce yol gitmiş, sonunda bir evin önüne gelmiş. Evden çıkan bir kız, küçük oğlana: — Burada ne arıyorsun yiğit? Benim dört tane devim var, demiş. Oğlan da kıza dönüp: — Sen bana oradan dört buçuk tane ekmek at bakalım, demiş. Kız da camdan oğlana dört buçuk tane ekmek atmış. Oğlan, bu ekmekleri yemiş ve o sırada devler gelmiş. Küçük oğlan, bütün devlerle mücadele etmiş. Bunun üzerine kız, oğlana: — Şimdi ben burada korumasız kaldım. Ne yaparım, ne ederim? Beni de buradan kurtarıp götürür müsün, demiş. Küçük oğlan: — Şimdi olmaz, benim bir vaadim var. Eğer o vaadimi gerçekleştirebilirsem dönerken seni de götürürüm, demiş. Yoluna devam etmiş, günlerce yol gitmiş, yine bir evin önüne gelmiş. Evin camında bir kız varmış ve oğlana seslenmiş. — Burada ne arıyorsun yiğit, benim üç tane devim var, demiş. Küçük oğlan: — Sen bana oradan üç buçuk tane ekmek at hele, demiş. Kız oğlanın dediğini yapmış ve oğlana ekmekleri atmış. Oğlan ekmekleri yedikten sonra devler gelmiş ve oğlan devlerle mücadele etmiş. Bunun üzerine tam dönüp giderken kız seslenmiş: — Dur bakalım yiğit. Ben bu kadar malı mülkü tek başıma nasıl korurum. Şimdi ben burada korumasız kaldım. Ne yaparım, ne ederim? Beni de buradan kurtarıp götürür müsün, demiş. Bunun üzerine küçük oğlan bu kıza da aynı cevabı vermiş: — Şimdi olmaz, benim bir vaadim var. Eğer o vaadimi gerçekleştirebilirsem dönerken seni de götürürüm, demiş. Oradan da ayrılan oğlan, yine günlerce yol almış, güzel bir evin önüne gelmiş ve durmuş. İçeriden çok güzel bir kız çıkıp demiş ki: — Ey yiğit, senin buralarda ne işin var, bak benim iki tane devim var, demiş. Küçük oğlan da: — Sen bana oradan iki buçuk tane ekmek at bakalım, demiş. Kız şaşırmış ve iki buçuk ekmek atmış. Oğlan tam ekmekleri bitireceği zaman, devler gelmiş ve mücadele etmeye başlamışlar. Bu devler epey güçlü devlermiş, oğlan yaralansa da mücadeleyi kazanmış. Oğlan yaraları iyileşene kadar kızın evinde kalmış. Oğlan iyileşip gideceği zaman kız, oğlana: — Dur bakalım, nereye gidiyorsun? Ben tek başıma kendimi koruyamam, beni de yanına alır mısın, demiş. Oğlan düşündükten sonra kıza: — Benim bir vaadim var, eğer onu gerçekleştirebilirsem dönerken seni de yanıma alırım, demiş. Oğlan tekrardan yola koyulmuş, az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. En sonunda haziran bülbüllerinin olduğu yere varmış. Kapının önünde bülbülleri koruyan çok sayıda dev varmış. Devlerle mücadele etmeye başlamış, tam o sırada oğlanın kılıcı kırılmış. Haziran bülbüllerinin sahibi de uyuyormuş. Uyuyan adamın başının üzerinde de bir kılıç asılıymış. Oğlan sessizce asılı kılıcı almış. Dışarı çıkıp devlerle mücadele etmeye başlamış. Bir anda kılıcının ucu kopmuş. Buna rağmen mücadeleyi kazanmış, kılıcın kırılan ucunu da alıp cebine koymuş. İçeriye girdiğinde haziran bülbülleri o kadar güzel ötüyormuş ki oğlan mest olmuş. Tam bülbülleri alıp çıkacakken: — Dur bakalım bu adam o kadar sese rağmen hâlâ uyuyor. Bir bakayım in midir cin midir, diye merak etmiş. Birden adamın şapkasını kaldırınca adamın saçları birden yere dökülmüş. Oğlan hemen haziran bülbüllerini de yanına alarak yola koyulmuş. Dönüş yolunda söz verdiği gibi üçüncü evdeki kızın yanına gitmiş. Evdeki kız, küçük oğlana: — Dur bakalım yiğit. Ben çok güzel bir kızım. En iyisi kendimi siyaha boyayayım da dikkat çekmeyeyim, beni Arap zannetsinler. Saçlarımı da toplarım, erkek zannederler, demiş. Kız, tüm eşyalarını kırk katıra yüklemiş. Kızın bir de köpeği varmış, onu da yanına alıp oğlanla yola koyulmuşlar. Günlerce gitmişler, sonunda ikinci evdeki kızın yanına gelmişler. Bu kızın eşyalarını da kırk katıra yüklemişler. Üçü yola devam etmişler. Daha sonra oğlanın söz verdiği ilk eve varmışlar. Oradaki kızı da yanlarına almışlar. O kızın da eşyalarını kırk katıra yükleyip hep birlikte yola koyulmuşlar. Günlerce yol gitmişler. Sonunda oğlan, abileriyle sözleştiği yol ayrımına gelmiş. Oğlan attan inip hemen kayanın yanına gelmiş. Kayayı kaldırıp baktığında bir de ne görsün! Bütün yüzükler hâlâ orada. Böylece abilerinin gelmediğini anlamış. Hemen oraya çadır kurmuş ve kızlara dönüp: — Siz bu Arap’a emanetsiniz. O, siz ne isterseniz yapar. Ben gidip kardeşlerimi bulacağım, demiş. Oğlan kızları orda bırakıp önce büyük abisinin gittiği yola koyulmuş. Günlerce yol alıp dağları tepeleri aşmış. En sonunda bir köye varmış. Köye geldikten sonra köylülere sormuş: — Şu tarihte, şöyle bir adam buraya geldi mi, gördünüz mü, diyerek abisini tarif etmiş. Köylüler: — Evet geldi. Çok da zengin bir adamdı lakin neden geldiğini bilmiyoruz. Hedefinden şaştı, altını, akçesi vardı. Atı vardı, malı vardı. Hepsini sattı, yedi içti, şimdi de köyün sığırını güdüyor. Bunun üzerine oğlan düşünüp taşınmış ve abisini bulmaya karar vermiş. Köylülere de: — Köyün çobanı gidiyor, herkes malına sahip çıksın, diye haber salmış. Abisini bulmuş, yanına almış, önce hamama götürmüş, sonra da giydirip kuşatmış. Ardından ikisi birlikte ortanca kardeşlerini bulmak için yola koyulmuşlar. Günlerce yol gitmişler ve bir köye varmışlar. Bu köyde ortanca kardeşlerini tarif edip onu görüp görmediklerini köylülere sormuşlar. Köylüler: — Evet geldi. Bu adam epey de zengin bir adamdı ama altınını, akçesini malını her şeyini sattı, yedi içti. Şimdi de bu köyün danalarını güdüyor, demişler. Bunun üzerine küçük oğlan köylülere: — Herkes malına sahip çıksın, köyün çobanı gidiyor, diye haber salmış. Bu abisini de giydirdikten sonra üç kardeş yola koyulmuşlar. Günlerce yol yürüdükten sonra küçük oğlanın kızları bıraktığı yere gelmişler. Küçük oğlan, abisini yanına aldıktan en büyük kızın yanına götürmüş. Demiş ki: — Eğer birbirinizi isterseniz evlenebilirsiniz. Onlar da birbirlerini beğenmişler ve evlenmeyi kabul etmişler. Sonra ortanca abisini almış ve ikinci evdeki kızın yanına götürmüş: — Eğer birbirinizi isterseniz evlenebilirsiniz, demiş. Onlar da kabul etmişler. Sonra kardeşler ve hanımları hep birlikte babalarının ülkesine gitmek için yola çıkmışlar. En önde Arap ve küçük oğlan, arkalarında ise abiler ile hanımları günlerce yol almışlar. Her konaklama yerinde Arap ve küçük kardeş, önden gidip çadırları kurup ateş yakarak yemek hazırlıyorlarmış. Ülkeye epeyce yaklaştıklarında abiler kendi aralarında konuşmaya başlamışlar: — Şimdi babamızın yanına gideceğiz, babamız da bize ne yaptınız, ne ettiniz, diye soracak. Biz babamıza nasıl cevap vereceğiz? Biz rezil hâllere düşmüşken haziran kardeşimiz bülbüllerini kardeşimiz mi buldu diyeceğiz, demişler. Abiler küçük kardeşlerini kıskanmışlar. Bütün olayları kendileri yaşamış gibi babalarına anlatmayı planlamışlar. Son konaklama yerine varmak üzereyken abiler: — Bu sefer önden biz gidelim, konaklama yerine çadırı koyalım. Kardeşimiz biraz dinlensin, demişler. O gün dedikleri gibi yapıp, önden gidip çadırı kurmuşlar. Kardeşleri geldiğinde: — Geç buyur kardeşim, sen bizi kurtardın, her zaman da konaklama yerini sen buldun. Bu sefer de sen gel buyur otur, biz sana hizmet edelim, demişler. Küçük kardeş sevinmiş, yorgun olduğu için de gidip oturmuş. Oturur oturmaz da kuyunun içine düşmüş. Daha sonra Arap gelip küçük kardeşlerini sormuş. Ertesi gün iki kardeş: — Gelemeyecekmiş, biz yolumuza devam edelim, demişler. Hepsi yola koyulmuş fakat Arap’ın köpeği onlarla gitmeyip kuyunun başında beklemeye başlamış. Abiler, haziran bülbüllerini de yanına alıp yola koyulmuşlar fakat bir sorun çıkmış. O güne kadar her gün öten haziran bülbülleri hiç ses çıkarmıyormuş. Bu iki kardeş babalarının ülkesine doğru devam etmişler. Bu esnada o konaklama yerine başka bir kervan gelip çadırlarını kurmuş. Kervandakiler, kuyunun başındaki köpeği fark etmişler. Köpeği çağırarak ona yemek vermek istemişler. Köpeğe ekmek vermişler fakat köpek ekmeği götürüp kuyuya atmış. Köpeğe et vermişler, köpek eti de götürüp kuyuya atmış. Kervancılar, köpeğin yavrularının kuyuda kaldığını düşünüp yardım etmek istemişler. Gidip kuyuya baktıklarında kuyuda insan olduğunu fark etmişler. Küçük kardeşi hemen kurtarmışlar. Küçük kardeşi orada bırakalım, gelelim büyük kardeşlere. İki kardeş ülkelerine döndükten sonra babalarının huzuruna çıkmışlar. Haziran bülbüllerini babalarına verip: — Haziran bülbüllerini getirmek için çok mücadele ettik. Onları böyle böyle yapıp da kazandık, diye anlatmışlar. Babaları oğullarıyla gurur duymuş. Sonra küçük oğlunu sormuş. Abiler: — Küçük kardeşimiz kayıp, demişler. Baba bu duruma önce çok üzülmüş. Sonra: — Benim oğlum akıllıdır, muhakkak yolu bulup gelecektir, siz getirin bakayım şu haziran bülbüllerini demiş. Haziran bülbüllerini getirmişler fakat gelen haziran bülbülleri hiç ötmüyormuş. Aradan zaman geçmiş, Arap’ın aklı hep küçük oğlandaymış. Bir gün aniden haziran bülbülleri ötmeye başlamış. Arap, küçük oğlanın kurtulduğunu düşünmüş. Padişah haziran bülbülleri ötmeye başladığı için çok mutlu olmuş. Günlerden bir gün ülkeye bir adam gelmiş. Ülkenin etrafını binlerce dev kuşatmış ve her devin kafasının üzerinde de kocaman bir mum yanıyormuş. Adam, şehirdekilere: — Bana haziran bülbüllerini alan kişiyi getirin, diyormuş. Padişaha haber gelmiş. Padişah hemen lafa girip: — Tamam ondan kolay ne var, benim oğullarım getirdi bülbülleri, haydi gidelim, demiş. Haziran bülbüllerinin sahibinin yanına oğullarını götürmüş. Adam sormuş: — Hadi anlatın bakalım, nasıl aldınız siz benden bu haziran bülbüllerini, demiş. Oğlanlar başlamışlar anlatmaya: — İşte şöyle yaptık, böyle ettik, diye anlatmışlar. Adam söze girmiş: — Hayır, haziran bülbüllerini alan siz değilsiniz, gidin bülbülleri alan gelsin, demiş. Ülkedeki herkes adamın yanına giderek tek tek bir şeyler anlatmış ama adam: — Hayır bunlar değil, değil, değil dedikten sonra, size üç gün mühlet veriyorum, bana haziran bülbüllerini alan kişiyi getireceksiniz, demiş. Bu olaylar olurken padişahın küçük oğlu kervandaki dostlarından ayrılıp ülkesine gelmiş, kılık değiştirerek etrafa olan biteni sormuş. Bülbüllerin sahibinin verdiği mühlet neredeyse sona erecekmiş. Sadece son üç saatleri kalmış. O gün ülkede büyük bir pazar kurulmuş, küçük oğlan pazara gitmiş. Pazarcıların üzgün olduğunu görünce: — Hayırdır, nedir ki sizin derdiniz, demiş. İnsanlar da durumu anlatmışlar. Küçük oğlan: — Bundan kolay ne var. Bunun cevabı bende, götürün beni oraya, demiş. Bunun üzerine insanlar padişaha haber vermişler. Padişah her ne kadar kabul etmese de halkı padişahı ikna etmiş. Padişah: — Tamam. Götürün bu oğlanı, önce hamamda yıkayın, giydirin, sonra da çıkarın bu adamın karşısına, demiş. Padişahın söyledikleri yapıldıktan sonra küçük oğlan, bülbüllerin sahibinin yanına götürülmüş. Herkes çok korkuyormuş. Eğer bu oğlan da yapamazsa zamanları bitecekmiş. Bülbüllerin sahibi: — Gel bakalım, anlat hele! Sen nasıl aldın haziran bülbüllerini? Nasıl buldun, diye sormuş. Oğlan: — Sen daha iyi biliyorsun, benim nasıl aldığımı, diyerek cevap vermiş. Adam: — Evet biliyorum ama bir de senden dinlemek istiyorum, demiş. Bunun üzerine oğlan, elini cebine atıp başlamış söze: — İlk önce dört devi olan bir kız ile karşılaştım. Devleriyle mücadele ettim. Sonra üç devi olan kızın devleri ile mücadele ettim. En sonunda da iki devi olan kızın devleri ile mücadele ettim. İlk kızı eşyalarıyla birlikte abimle evlendirdim, ikinci kız da ortanca abimle evlendi. Üçüncü evdeki kızla da ben evleneceğim. Daha sonra senin yanına geldim. Önce devlerinle mücadele ettim, sonra kılıcım kırıldı ve senin başucunda olan babanın kılıcını aldım. Onunla devam ettim. Al bu da kılıçtan kırılan parça, demiş. Bunun üzerine adam: — Nereden biliyorsun ki bunun babamın kılıcı olduğunu, diye sormuş. Oğlan: — Tam haziran bülbüllerini aldım çıkacaktım, merak ettim ins misin cin misin, geri döndüm. Tam geldim senin yanına… Adam: — Tamam bu kadar yeter, inandım. Haziran bülbüllerini sen aldın, inandım. O yiğit, o kahraman sensin. O zaman ben de hepinizi bağışlıyorum ve devlerimi geri çekiyorum, demiş. Duyduklarından sonra, padişah durumu anlamış. Tüm mücadeleyi küçük oğlunun verdiğini, büyük oğullarının da onu kıskandıklarını öğrenmiş. Büyük ve ortanca oğlunu başka bir ülkeye göndermiş. Oğlanlar yaptıklarından çok pişman olmuşlar. Padişah, küçük oğlunu da Arap kılığındaki kız ile evlendirerek kırk gün kırk gece düğün yapmış. Hepsi sonsuza kadar mutlu mesut yaşamışlar.
Padişah ve Oğulları
Anonim - MASAL6 Derlemesi ·
5 dakika okuma süresi ·
288 kez okundu ·
❤️ 2 beğeni
Padişah ve Oğulları
📖 Benzer Masallar
Tümünü Gör →
1. Sınıf Masalları
Sarı Su ile Siyah Su
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, kasabanın birinde yaşayan iki kız kardeş varmış. Bu kar...
5 dk
5.0
254
1. Sınıf Masalları
Horozun Pazarlığı
Zamanın birinde çok bilgili bir horoz yaşarmış. Bir gün avare avare dolaşırken yaşlı ve yorgun bir kadınla karşılaşmış. ...
5 dk
5.0
217
Sonraki masal yükleniyor...
Bu kategoride başka masal yok
Ana Sayfaya Dön
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bağlan