Satılık Nasihat

Anonim - MASAL6 Derlemesi · 5 dakika okuma süresi · 468 kez okundu · ❤️ 2 beğeni
Satılık Nasihat

Satılık Nasihat

Bir varmış, bir yokmuş. Uzak diyarların birinde yoksul mu yoksul bir kadın ile oğlu yaşarmış. Bu kadının eşi, uzun zaman önce vefat etmiş. Anne ile oğul, kırık dökük bir evde bir başlarına yaşıyorlarmış. Oğlanın adı Hasan’mış. Hasan yakışıklı, mert, dürüst mü dürüstmüş. Herkese iyi davranır, ihtiyacı olanlara el uzatırmış. Hasan ormandan odun toplar, bu odunları satar, ekmek alırmış. Yine bir gün odun toplamak için ormana gitmiş. Ormandaki yere dökülen ağaç dallarını toplamış ve evin yolunu tutmuş. Eve giderken görkemli mi görkemli, büyük mü büyük bir sarayın önünden geçmiş. O gün de padişah sarayının bahçesinde gezmeye çıkmış. Birden sarayın önünden geçen Hasan’ı görmüş. Hasan’ın sırtında taşıdığı odunları görünce çok üzülmüş. Yanına yaklaşmış ve Hasan’a: — Evladım, yazık değil mi sana? Bu odunlar çok ağırdır. Niçin sırtında bu odunları taşıyorsun, demiş. — Padişahım başka çarem olmadığı için bu odunları taşıyorum. Annemle yaşıyorum. Ormandan odun topluyorum, sonra da onları satıp ekmek alıyorum. Geçimimizi bu şekilde sürdürüyoruz, demiş. — Aferin sana oğlum. Başkasına muhtaç olmadan kendi rızkını kendin kazanıyorsun. Eğer kabul edersen sana bir altın vereyim. Sen de bu altınla bir eşek alır, odunları bu eşek ile taşırsın. Böylece sırtın acımaz, demiş. Hasan, padişaha teşekkür etmiş. Sevine sevine çarşıya gitmiş. Odunları satmış, sonra da evin yolunu tutmuş. Annesine padişahın verdiği altını göstermek için sabırsızlanıyormuş. Nihayet eve gelmiş ve annesine ışıl ışıl parlayan altını göstermiş. Olanları anlatmış. Annesi: — Yavrum, padişah da sağ olsun, sen de sağ ol. Bu altınla evimize eşya alalım, bak evimizde doğru düzgün oturacak eşya yok, demiş. Hasan, bu duruma üzülmüş ama annesinin kalbini de kırmak istememiş. Bu yüzden ona sadece: — Peki, anneciğim, diyebilmiş. Ertesi gün Hasan’ın yine odun toplaması gerekiyormuş. Giyinmiş, ipini almış, besmele çekmiş, ormanın derinliklerine doğru yürümüş. Odunlarını toplamış. Evine doğru yürümüş. Dar geçitlerden, yüksek tepelerden geçtikten sonra çok yorulmuş. Padişahın sarayının önünde biraz dinlenmeye karar vermiş. Çünkü odunları taşıyamaz hâle gelmiş. Saray bahçesinin taş duvarlarına sırtını dayamış. Bir de bakmış ki ayın on dördü kadar güzel, su gibi berrak bir kız! Bu kız padişahın kızıymış. Hasan bu kıza hayran hayran bakarken bir ses duymuş. Bu ses de padişaha aitmiş. Padişah tüm ihtişamıyla: — Oğlum, ben sana geçen gün bir altın vermedim mi? Kendine bir eşek al demedim mi? Neden hâlâ bu odunları sırtında taşıyorsun, demiş. Babasının sesini işiten kız da oraya gelmiş. Padişahın kızı gelince, Hasan’ın kalbi heyecandan güm güm pat güm, güm pat güm güm diye atmaya başlamış. Hasan, padişahın sorduğu soruya sesi titreyerek, çekine çekine cevap vermiş: — Padişahım, sağ olun, var olun. Siz bana bir altın verdiniz. Bununla kendine eşek al. Odunları onunla taşı dediniz. Fakat benim annem, bu altınla evdeki eksiklerimizi alırız oğlum, evimizde oturacak eşyamız yok, dedi. Ben de annemin kalbini kırmamak için kabul ettim, demiş. Padişah: — Peki, oğlum. O zaman al sana bir altın daha. Bununla dediğimi yap. Dünyadaki en önemli hazine sağlıktır. Sağlığına da dikkat et, demiş. Hasan yine padişaha teşekkür etmiş. Padişahın kızı da Hasan’a bakarak tebessüm etmiş. O an Hasan için dünya cennet olmuş, gökkuşağını kıskandıran renkleriyle yeniden doğmuş tüm yediverenler, erguvanlar, menekşeler. Bastığı yerler toprak değil sanki şeffaf, cam gibi saydam bulutların gölgesiymiş. Hasan, padişahın yanından ayrılmış ayrılmasına da artık aklında fikrinde hep padişahın güzel kızı varmış. Hasan bu kızı düşüne düşüne çarşıya gitmiş ama hangi ara çarşıya geldiğini hiç anlamamış. Topladığı odunları satmış, evine dönmüş. Annesine olan biteni elifi elifine anlatmış. Annesi de Hasan’a: — Oğlum, padişah sağ olsun ama evimizin çatısı akıyor, eşyalarımız ıslanıyor. Ev yıkılacak diye çok korkuyorum. Gel, biz bu altını evimizi onarmak için kullanalım, demiş. Hasan, annesinin dediğini kabul etmiş ama Hasan’ın aklı fikri hep padişahın kızındaymış. Gecesine ay değil, padişahın kızının aydınlık yüzü doğuyormuş. Sabaha kadar uyumamış. Sabah olunca yine ipini almış, ormana gitmiş. Ormandan odunları toplamış, eve dönmeye başlamış. Tam sarayın önünden geçerken durmuş. Belki sevdiğim kızı görürüm diye düşünmüş. O esnada padişah da bahçesinde gezinti yapıyormuş. Hasan’ı gören padişah: — Oğlum, sen neden hâlâ söylediklerimi yapmadın? Yine boncuk boncuk terlemişsin. Bana yalan mı söyledin yoksa? Nerede senin hayvanın, diye bağırmış. Hasan, utangaç ve mahcup bakışlarla: — Padişahım, ben bugüne kadar hiç yalan söylemedim. Asla yalan da söylemem. Anneme sizin verdiğiniz altını gösterdim. Annem evimizin tamire ihtiyacı olduğunu ve yaptırmazsak yıkılabileceğini söyledi. Ben de anneme hak verip altını evimizin tamirinde kullandım, demiş. Padişah, Hasan’a dikkatlice bakmış. Hasan’ın hâl ve hareketlerinden onun doğru söylediğini anlamış. Ama bugün Hasan’da bir tuhaflık varmış. Padişah, daha önce onu bu kadar üzgün ve düşünceli görmemiş. Acaba onu yalancılıkla suçladığım için mi böyle oldu, diye düşünmüş. Daha fazla dayanamadan: — Yalan söylemediğini anladım oğlum. Seni bu hâlde görünce çok sinirlendim, sana bağırdım. Seni üzmek istemezdim affet. Nedir bu hâlin? Yüzünden düşen bin parça, demiş. Hasan: — Padişahım, beni siz üzmediniz. Benim derdimi ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Yaptıklarınız için teşekkür ederim. İzniniz olursa ben gidebilir miyim, demiş. Padişah, kendini suçlu hissetmiş. Derdini öğrenmeden Hasan’ın çıkmasına izin vermemiş. Hasan da utana sıkıla geçen gün yanında duran kıza âşık olduğunu anlatmış. Hasan o kızın, padişahın kızı olduğunu bilmiyormuş. Padişah, Hasan’ı çok sevmiş. Hasan’ın iyi bir insan olduğunu düşünmüş ama bundan emin olmalıymış. Hasan’ın kızını çok sevdiğine inansa da ona tam anlamıyla güvenmek istemiş. Ancak ondan sonra kızıyla bu durumu konuşabilirmiş. Padişah, Hasan’a: — Gördüğün kız, benim kızım. Göründüğünden daha güzel bir kalbi vardır. Sen yiğit birisin Hasan. Kızıma soracağım eğer o da seninle evlenmek isterse kızımı sana bir şartla vereceğim, demiş. Padişah, durumu kızına sormaya gitmiş. O dakikalar Hasan’ın ömrü boyunca hissettiği en uzun dakikalarmış. Bir türlü geçmek bilmiyormuş. Nihayet, padişah gelmiş ve Hasan’a: — Hasan, kızım da seninle evlenmek istediğini söyledi. Şimdi eğer şartımı yerine getirirsen kızımı sana veririm, eğer getiremezsen bir daha buraya adımını bile atamazsın. Kırk gün içinde, sarayımın karşısına, tıpkı benim sarayım gibi bir saray yaptırırsan kızımı sana veririm, demiş. Hasan çaresizce padişahın bu şartını kabul etmiş. Hem çok mutluymuş hem de çok üzgün. Hem havalara uçuyor hem de yerin kırk kat dibini görüyormuş. Bir yandan o da beni seviyor diye seviniyor, bir yandan da ben nasıl saray yaptıracağım diye kara kara düşünüyormuş. Düşüne düşüne çarşıya gelmiş. Odunlarını satmış, evinin yolunu tutmuş. Eve dönüş yolunda önünde giden atlıdan yere bir kese altın düşmüş. Hasan bir kese altını alarak atlının arkasından koşmuş. Koşa koşa atlıya yetişmiş. Kesesini atlıya teslim etmiş. Atlı teşekkür etmek için Hasan’a kesesinden bir altın hediye etmiş. Hasan bunu kabul etmek istemese de atlı, elindeki altını Hasan’ın cebine koymuş. Hasan düşünceli düşünceli evine doğru yürürken yolda karşısına bir adam çıkmış. Bu adam: — Bir altına üç nasihat, bir altına üç nasihat, diye bağırıyormuş. Hasan derdime çare olur düşüncesiyle elindeki altını adama uzatıvermiş. Adam: — Bu üç nasihatimi hiç aklından çıkarma. Birincisi gönül kimi severse güzel odur. İkincisi alçak yerlerde yatma, yüksek yerlerde yat. Üçüncüsü görünen suya gir, görünmeyen suya girme, demiş ve arkasını dönerek gitmiş. Hasan, adama verdiği altına pişman olmuş. Çünkü aldığı nasihatler, derdine çare olmamış. Evine gidip olanları annesine anlatmış. Annesi de: — Oğlum, mademki padişahın kızıyla birbirinizi seviyorsunuz o zaman ne yapar ne eder, çalışır, para kazanır ve o sarayı yaptırırsın. Ama odunculuk yaparak bu işi yapamazsın. Sen buraya gelen kervanlarla beraber yola çık, onlarla beraber çalış. Paranı biriktirince eve geri dönersin, demiş. Hasan, sabah erkenden kervancılarla beraber yollara düşmüş. Az gitmişler, uz gitmişler. Dere tepe düz gitmişler. Bir de bakmışlar ki bir çuvaldız boyu yol gitmişler. Sayısız kum tanelerinin olduğu, güneşin en sinirli hâlinin görüldüğü, rüzgârın küsüp esmediği bir yere gelmişler. Burası o kadar sıcakmış ki kervandakiler çok susamışlar. Etrafta bir kuyu varmış. Hasan hemen o kuyudan su almaya gitmeye karar vermiş ama arkadaşları: — Hey Hasan! Dur oraya gitme, o kuyu sihirlidir. Kuyuya giden bir daha geri dönemez, demişler. Hasan arkadaşlarının söylediklerini duymamış. Kuyudan su çekmiş. Kovanın içinden bir dudağı yerde, bir dudağı gökte bir Arap çıkmış. Hasan’ı kolundan tuttuğu gibi kuyunun içine çekmiş. Hasan çok korkmuş. Arap: — Şimdi sana bir soru soracağım. Sorumu bilemezsen burada benimle kalırsın, bilirsen dışarı çıkarsın. Söyle bakalım. Sağımda duran dünya güzeli mi güzel, solumda duran kurbağa mı? Hasan, tam dünya güzeli diyecekken aklına bir anda bir altına aldığı nasihat gelmiş. Tereddütle: — Gönül, gönül kimi severse güzel odur, demiş. Arap, Hasan’ın sırtını sıvazlamış ve cebine iki tane nar koyarak onu yukarı çıkarmış. Hasan, bir kova su ile arkadaşlarının yanına gelmiş. Hasan’ın arkadaşlarının şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açılmış. Çünkü o kuyudan daha önce kimse sağ çıkamamış. Korkularından Hasan’a bir şey sormaya da cesaret edememişler. Bir yerden ipek almışlar başka bir yere satmışlar. Çin’den baharat alıp Maçin’e satmışlar. Hasan biraz para biriktirmiş, sonra da annesine biriktirdiği parayı ve iki narı yollamış. Gel zaman git zaman vakit dolmaya başlamış. Hasan, artık memleketime dönmeliyim, diye düşünmüş. Arkadaşları ile vedalaşıp yollara düşmüş. Düşmüş düşmesine ama çok korkuyor, endişeleniyormuş. Param saray yaptırmaya yetmezse ben ne yaparım, diye içi içini yemiş. Dar patikalardan, taşlı yollardan, uzun uzun ağaçların arasından geçmiş. Bir çay kenarında kurulmuş kervana rastlamış. Bakmış ki sivri sivri dağların doruklarında, kara kara bulutlar geziyor, yüklendikleri yağmurlardan çok yorulmuşlar. Yağmurları taşıya taşıya yorgunluktan terlemişler. Kendilerini yıkamaya karar vermişler ve sularını bırakmaya karar vermişler. Hasan’ın aklına o anda alçak yerlerde yatma, yüksek yerlerde yat nasihati gelmiş. Hemen kervancı başının yanına gitmiş. Ona: — Merhaba kervancı başı, haddim olmayarak sana bir şey söylemek istiyorum. Ben sana yardım edeyim, bu çay başında yüksek yere çıkalım. Kara bulutlar var, yağmur mu yağar, kar mı yağar, sel mi alır belli olmaz, demiş. Kervancı başı, Hasan’a: — Ben kırk yıllık kervancıyım. İşimi bana öğretme. Ben ne yapacağımı sana mı soracağım? Tereciye tere satma, demiş. Hasan, bu kendini beğenmiş adama, ne kadar dil dökse de söylediklerinin, adamın bir kulağından girip bir kulağından çıktığını görmüş. Soluk soluğa dağın zirvesine çıkmış. Aradan bir saat geçmiş geçmemiş, birden bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başlamış. Kervancının bütün mallarını sel alıp götürmüş. Hasan koşa koşa kervancı başının yanına inmiş. Kervancı başı: — Ben kibirlendim, seni dinlemedim. Bütün malımı da kaybettim. Şimdi ne yapacağım? Çocuklarıma ne götüreceğim, onları nasıl besleyeceğim, diye hüngür hüngür ağlamaya başlamış. Hasan adamın yürek burkan hâline dayanamamış. Biriktirdiği paranın bir kısmını adama bırakmış: — Nasıl olsa ben bu parayla kırk günde saray yaptıramam. Bari sevdam için kazandığım para, bu kervancının çocuklarına olsun çare, demiş. Yola düşmüş yeniden. Üzgün üzgün yollarda ilerliyormuş, Büyük bir denizin kenarına gelmiş. Tam denize doğru atını sürecekken birden aklına diğer nasihat gelmiş. Bu nasihat de görünen suya gir, görünmeyen suya girme, nasihatiymiş. Nasihate uygun hareket etmiş. Denizin içinden değil, biraz uzaktaki köprüden geçmiş. Konarak, göçerek, lale sümbül biçerek memleketine gelmiş. Bir de bakmış ki ne görsün? Padişahın sarayından daha büyük, daha güzel bir saray. Hem de padişahın sarayının tam karşısındaymış. Hasan, benden önce biri sarayı yaptırmış, artık sevdiğim kızla hayatta evlenemem, diye ağlaya ağlaya annesine koşmuş. Annesi, oğlunun ağlayarak geldiğini görünce çok korkmuş: — Oğlum, Hasan’ım ne oldu sana? Neden ağlıyorsun, demiş, panikle. — Artık her şey bitti, anneciğim. Sevdiğim kız, başkası ile evlenecek. Ben padişahın şartını yerine getiremedim ama başkası saray yapmış. Ben buralarda nasıl kalırım, demiş. — Dur benim güzel, şakın oğlum, sakın ağlama! O sarayı senin gönderdiğin mücevherlerle ben yaptırdım. Bugün kırkıncı gün. Sevdiğin de ben de seni bekliyoruz. Hadi kalk, çabuk, zaman geçmeden saraya gidip sevdiğin kızı isteyelim, demiş. Hasan şaşkın bir şekilde: — Anne, ne mücevheri? Ben sana mücevher göndermedim ki iki narla biraz para gönderdim o kadar, demiş. — Oğlum, o iki narın içinden aydan daha büyük, yıldızlardan daha parlak elmaslar çıktı. Ben de onları hemen bozdurdum, sonra da bu sarayı yaptırdım, diyerek Hasan’ı kolundan tutmuş ve padişahın sarayına götürmüş. Duyduklarına çok sevinen Hasan, yere göğe sığmamış. Dünyalar Hasan’ın olmuş. Mutluluktan etekleri zil çalmış, ağzı kulaklarına gelmiş. Artık sevdiği kızla arasında hiçbir engel kalmamış. Derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi tereyağından kıl çeker gibi yollardan geçerek padişahın huzuruna çıkmış. Padişah, sözünde duran dürüst Hasan’a kızını vermiş. Kırk gün, kırk gece düğün yapılmış. Hasan tecrübenin paha biçilmez olduğunu anlamış. Dürüstlük ve yardımseverliğin insanları amaçlarına ulaştıran dostlar olduğunu öğrenmiş. Hayatı boyunca dürüst ve yardımsever olmuş. Güngörmüş, tecrübeli insanlarla da çok vakit geçirmiş. Onların tecrübelerinden faydalanarak hayatını kolaylaştırmış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş, biri bu masalı anlatana, biri dinleyene, biri de ataların tecrübelerinden faydalananların başına…

📖 Benzer Masallar

Tümünü Gör →

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...

Yorum yapmak için giriş yapın

Bağlan