Sultan Mahmut, veziriazamıyla* beraber senede bir defa kılık değiştirerek İstanbul şehrini dolaşırmış. İki katlı bir evin önünden geçerken bir ses duymuş. Bu ses zayıf bir ışıkla aydınlanan ikinci kattan geliyormuş. Bir adam: — Akıyordu tıkadık, akıyordu tıkadık, diye kendi kendine söyleniyormuş. Padişah, vezirine: — Git, sor bakalım. Ne akıyormuş, neyi tıkamış, demiş. Vezir ahşap evin ikinci katına çıkmış. Bir adamın devamlı, akıyordu tıkadık, diyerek tezgâh dokuduğunu görmüş. Adama: — Hey hazret! Ne akıyordu, neyi tıkadın, diye sormuş. Adam da: — Sorma birader, ben senelerdir tezgâh dokurum, hiçbir kötü alışkanlığım yoktur, fuzuli masrafım da yoktur, ne kadar çabalasam da bir arpa boyu yol alamadım. Bir gece abdest alıp istiareye yattım. Rüyamda, falan dağın arkasında herkesin nasip çeşmesi vardır, kendi çeşmeni bul dediler. O dağın arkasına gittim. Kimilerinin şans çeşmesi belim gibi akıyor, kimisi bacak kalınlığında, bazılarınınki de kol kalınlığında akıyor. Derken kendi çeşmemi buldum. Benim şans çeşmem de ince bir borudan, dımm dımm, diye aralıklarla damla damla akıyordu. Hemen boruya uygun bir kızılcık sopası kestim. Bu sopayı borunun ucuna koydum, arkasından da taşla vurdum. Birden kızılcık sopası borunun içinde kırıldı. Damla damla akan nasibimi de böylece tıkamış oldum, demiş. Vezir aşağıya inip padişaha durumu nakletmiş. Padişah, vezire: — Bu adama açıktan yardım etsek fakir olan olmayan herkes saraya koşar. Dolaylı olarak yardım edelim, demiş. Mübarek günlerden bir gün, alt tarafı altınla döşeli bir tepsi baklavayı, tezgâh dokuyan adama göndermişler. Adam kapıyı çalıp: — Komşu buyurun, mübarek gün afiyet olsun, deyip adam daha bu tepsiyi kim gönderdi demeden hemen uzaklaşmış. Tezgâh dokuyan adam, tepsiye ve içindeki baklavaya şöyle bir bakıp: — Zengin birisi göndermiş herhalde. Şahane bir görünüşü var. Bir tepsi baklavayı yiyip de ne olacak, bu kör boğaz bir simitle de doyar. Bu tepsiyi satarsam beş kuruş verirler. Bir kuruşuna hamama giderim, artan kısmına da haftalık erzakımı alırım, deyip tepsiyle beraber baklavayı beş kuruşa satmış. Ertesi sene padişahla veziriazam İstanbul’u gezerken, yine aynı sokağa gelmişler. Akıyordu tıkadık, seslerini yine aynı evden duymuşlar. Padişah, vezirine: — Sen geçen yıl bir tepsi baklavayı bu adama göndermedin mi, demiş. Vezir: — Haşmetlim gönderdim, göndermez olur muyum hiç, demiş. Padişah da: — O zaman git, ne olmuş öğren, gel, demiş. Vezir eve gidip adama selam verdikten sonra: — Sana geçen yıl bir tepsi baklava göndermiştik. Onu ne yaptın, diye sormuş. Tezgâhçı, tepsiyi sattığını anlatmış. Veziriazam da adamın anlattıklarını olduğu gibi padişaha nakletmiş. Padişah, vezirine: — Git, o adama, yarın saat sekizde Galata Köprüsü’nden geçmesini söyle. Sonra da tellalla yarın sabah dokuzdan önce Galata Köprüsü’nden geçenleri zindana attıracağımı duyurmasını söyle. Sonra da köprünün gözle görülebilecek bir yerine bir torba altın koy, demiş. Ertesi sabah saat sekizde dokumacı Galata Köprüsü’ne gitmiş. Fakat etrafta kimsecikler yokmuş. Adam: — Hey Allah’ım, bana ayak verdin, göz verdin. Ya iki gözüm âmâ olsaydı, şu köprüden iki tarafa çarpmadan geçebilir miydim acaba, diyerek iki gözlerini de yumarak köprüden geçmiş. Bir yıl sonra padişah yine veziriazamıyla birlikte denetime çıkmış. Dokumacı adam yine, akıyordu tıkadık, sözlerinin devam ettiğini duyunca vezirine: — Şu adamın yanına git de kendini tanıt. Yarın saraya gelmesi için emir ver, demiş. Dokumacı ertesi gün saraya gidip padişahın huzuruna çıkmış. Padişah, dokumacıya: — Sen misin o, akıyordu tıkadıkçı? Be adam, birinci sene bir tepsi baklava gönderdik, altını altınla döşedik ama sen tepsiyi beş kuruşa sattın. Ertesi sene, köprünün görünür yerine bir torba altın koyduk, sen tuttun gözlerini yumarak köprüden geçtin, demiş. Padişah, hazinedarı çağırıp: — Bu adamı al, hazine dairesine götür. Altın kümesinden bir kürek altın alacak. İkinci hakkı asla yok bilesin, demiş. Adam, hazinedarla gitmiş. Bir bakmış ki hazine dairesinde yığılı altınlar, elmaslar, zümrütler varmış. Adamın gözleri kamaşmış, kalbi çarpıp, başı dönmüş. Dokumacının eline büyük bir kürek vermişler. Sonra da: — Küreği ikinci daldırma hakkın yok, ona göre demişler. Adam küreği heyecanla altın yığınına daldırıp çekmiş. Aceleyle küreğin yüzünü daldıracağına tersini daldırmış. Aman yapmayın, bir kere daha daldırayım dese de durumu izleyen padişah: — Yeteeeer! Vermeyince Mabut, neylesin sultan Mahmut, demiş. Adamı saraydan göndermiş. * Sadrazam.
Vermeyince Mabut Neylesin Sultan Mahmut
Anonim - MASAL6 Derlemesi ·
5 dakika okuma süresi ·
165 kez okundu ·
❤️ 0 beğeni
Vermeyince Mabut Neylesin Sultan Mahmut
📖 Benzer Masallar
Tümünü Gör →
1. Sınıf Masalları
Hiç
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, bitler süvari iken, develer tellal iken...
5 dk
5.0
148
1. Sınıf Masalları
Oduncu ile Çocukları
Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik. Baktım, gördüm bir kurt, bindim kurdun üstüne, vardım Halep yoluna. Aldım el...
5 dk
5.0
324
Sonraki masal yükleniyor...
Bu kategoride başka masal yok
Ana Sayfaya Dön
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bağlan