Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, sinekler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, bir ülkenin padişahı ile veziri varmış. İkisi de mutlu yaşarlarmış. Onların çocukları yokmuş. Padişahın ve vezirin hanımı has bahçede gezerler, otururlar, konuşurlarmış. Oğul uşaktan yana olan talihsizliklerine yanar, üzülürlermiş. Mutluluklarını gölgeleyen bu durumdan dolayı gece gündüz ağlarlarmış. Yine bir gün bahçede gezerlerken bir elma ağacının altında aksakallı bir yaşlının oturduğunu görmüşler. Selam verip yanına oturmuşlar. Yaşlı adamla söyleşmeye başlamışlar. Nereden gelip nereye gittiğini sormuşlar. O arada çocuklarının olmadığını da söylemişler. Yaşlı adam ayağa kalkarak, daldan kopardığı bir elmayı, yarıya bölmüş. Yarım elmanın birini padişahın, ötekini de vezirin karısına vermiş: — Alın bu elmaları, yiyin. İnşallah Allah size birer çocuk verir. Birinizin oğlu, birinizin kızı olur. Onları evlendirirsiniz, demiş. Kadınlar elmaları alıp yemişler. Aksakallı adam da kadınlardan izin isteyip oradan ayrılmış. Kadınlar umutlu ve sevinçli olarak saraylarına dönmüşler. Kadınların neşesi erkeklerin de hoşuna gidince, neşe gün boyu sürmüş. Gel zaman, git zaman kadınlar hamile kalmışlar. Günü gelince de birer bebek doğurmuşlar. Vezirin kara tenli bir oğlu, hükümdarın da kızı olmuş. Sevinmişler, mutluluk yemekleri vermişler, yoksulları doyurmuşlar. Evlerinin mutluluğu tamamlanmış. Çocuklar büyüdükçe padişahın karısını bir düşüncedir almış. Sarı saçlı, mavi gözlü suna gibi bir kız bir yanda; kara tenli oğlan bir yanda. Aksakallı yaşlının sözü sultanın yüreğine oturmuş. Sonunda durumu padişaha açmaya karar vermiş. Padişaha yaşlının sözünü hatırlatıp, bu çocukların birbirlerinin kısmeti olduğunu, evlenmeleri gerektiğini söylemiş. Padişahın içi kararmış, kaşlarını çatıp öfkelenmiş: — Olmaz öyle şey. Ben hükümdarım. Benim kızım bir hükümdar oğluna yakışır. Ayrıca oğlan kara tenli, kara donlu, böyle bal mumu gibi bir kız, o oğlana verilir mi, diye kükremiş. Karısı daha anlayışlıymış: — Hükümdarım günaha girme, ikisini de Allah yarattı. Derisinin kara olması onun suçu değil. Sen hata ediyorsun, demiş ama hükümdar söz dinlememiş. O arada çocuklar büyümüşler, delikanlı olmuşlar. Birlikte gezip, birlikte ata binip, birlikte eğlenmişler. Ne kız da derisi kara olduğu için oğlanı küçümseme varmış ne de oğlan da bu hükümdar kızı diye ondan uzak durma varmış. İki arkadaş olarak günleri geçip gidermiş. Analar çocuklarının nasıl dünyaya geldiklerini bildiklerinden onlar kadar mutlu değillermiş. Son zamanlarda kız, oğlandan kaçar olmuş. Oğlan bu duruma bir anlam verememiş. Bahçede yalnız dolaşırmış. Kız da onu pencereden izlermiş. Aslında oğlanın derisi karaymış ama çok yakışıklıymış, cesurmuş, sağlıklıymış. Kızın gönlünde bazı filizlenmeler doğmaya başlamış. Ne etsin neylesin ki hükümdar kızlarının sevdiklerine gelin gitmeleri yasakmış. Kızın yazgısını babası yazarmış. Hükümdarın niyetini anlayan vezir, oğlunu bu işten caydırmaya çalışmış fakat başarılı olamamış. O arada iki aile arasına gizli, görünmez bir soğukluk girmiş. Eski dostlukları kalmamış. Padişah vezirini çok sever ve beğenirmiş. Onun daha fazla kalbini kırmamak için bu soruna bir çözüm aramaya başlamış. Günlerce düşünüp taşınmış. Sonunda bir çare bulmuş. Çareyi oğlanı buradan uzaklaştırmakta bulmuş. Bir gün bir mektup yazarak zarflamış, üzerini de mühürledikten sonra oğlanı huzuruna çağırmış. Oğlana: — Bak oğlum, hükümdarlar zor işlerini bilirkişilere danışırlar. Ben de zor bir işin içindeyim. Bir bilene danışma gereği duydum, bu mektubu yazdım. Mektubumu dervişe götür, cevabını al, getir, demiş. Oğlan içinden gülmüş ama belli etmemiş. Mektubu alıp koynuna sokmuş, izin isteyerek hükümdarın huzurundan ayrılmış. Eve varınca anasına babasına durumu anlatmış. Onlar da oğullarının uzaklaştırılmak istendiğini anlamışlar ama bir şey de dememişler. Oğlanı öpüp kucaklamışlar: — Yolun açık olsun oğul, diyerek oğullarını uğurlamışlar. Karaoğlan yola düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş. Bir vahaya varmış. Bir ağacın altında oturan adama selam verdikten sonra yanına oturmuş. Adam orada ibadet edermiş. Her yemek zamanı Allah tarafından kendisine bir salkım üzüm gönderilirmiş. Adam da o salkımı yedikten sonra ibadetini sürdürürmüş. Konuğu var, diye o öğün zamanı iki salkım üzüm gönderilmiş. Adam bir salkımını saklamış, bir salkımını da konuğuyla birlikte yemiş. Karaoğlan suyunu da içtikten sonra, yola çıkmak istediğini söylemiş. Adam oğlana: — Nereye gidiyorsun, demiş. Karaoğlan: — Dervişi bulmaya gidiyorum, demiş. — Bulunca soruver. Ben kırk yıldır işte gördüğün gibi ibadet ederim. Allah benden razı mıdır, demiş. — Olur, demiş Karaoğlan da. Karaoğlan yeniden yola düşmüş. Yine uzun zaman yol gittikten sonra bir meyve bahçesinin yanına varmış. Bahçe sahibi Karaoğlan'ı misafir etmiş. Yedirip içirdikten sonra, Karaoğlan’a sormuş: — Nereye gidiyorsun? Karaoğlan: —Dervişi bulmaya gidiyorum, demiş. — Öyleyse soruver ona. Benim dallarımda elmalarım bol ama hepsi de kurtlanıyor. İnsan kursağına nasip olmuyor. Nedeni neymiş, demiş. — Olur, dedikten sonra Karaoğlan yine yollara düşmüş. Bir süre yürüdükten sonra, deniz kıyısına varmış. Denizi nasıl geçeceğini düşünürken derin bir of çekmiş. Kocaman bir balık su yüzüne fırlamış: — Buyur insanoğlu, derdine derman olayım, demiş. — Sen nereden çıktın, demiş Karaoğlan. Balık: — Benim adım Of'tur. Çağırdın geldim, demiş. — Beni karşıya geçirir misin? — Bin sırtıma, demiş balık. — Nereye gidiyorsun? —Dervişi bulmaya. — İyi, ona soruver. Başımda bir ağrı var. Gece gündüz geçmiyor. Üzüntü içindeyim. Nedeni nedir, demiş. Karşı kıyıya çıktıklarında Karaoğlan balığa teşekkür etmiş: — Derdini soracağım, merak etme, diyerek oradan ayrılmış. Çölde bir süre yol aldıktan sonra karşısına elinde su kabı kollarını sıvamakta olan bir yaşlı çıkmış. Yaşlı Karaoğlan’a: — Nereye gidiyorsun oğul, diye sormuş. — Dervişi bulmaya, demiş Karaoğlan. — Sen Aksakallıyı görsen tanır mısın, demiş. — Elbette tanırım, demiş. — Nasıl tanırsın, demiş derviş. — Şu suyu benim vücuduma döktüğünde, derim beyazlaşırsa o derviştir, demiş Karaoğlan. Derviş: — Soyun, öyleyse. Yalnız kemerini çıplak beline sıkıca bağla, o kısma su değmesin, demiş. Karaoğlan soyunup kemeri beline bağlamış. Yaşlı adam ibrikteki suyu tepesinden aşağı dökünce Karaoğlan aniden bembeyaz olmuş. Sevinçle: — Derviş sensin, diye bağırmış. Dervişin ellerine, ayaklarına sarılmış, sonra da ayağa kalkıp giyinmiş. Hoşça kal, diyerek dervişin yanından ayrılmak isteyince derviş sormuş: — Sende emanetler var, onların yanıtlarını almadan nereye gidiyorsun, demiş. Karaoğlan, cebindeki mektubu vermiş, derviş mektuba cevap yazdıktan sonra Karaoğlan’a geri vermiş. Karaoğlan: — Balığın derdinin çaresi nedir, diye sormuş. Derviş: —Beyninde büyük bir inci var. Onu çıkar al. Balığın baş ağrısı dinecektir, demiş. — Peki, bahçıvana ne diyeceğim, demiş. — Çardağının önündeki iki elmanın arasında bir hazine gömülü. Onları çıkarsın sana versin. Ağaçları kurtlanmayacaktır, demiş. — Ya o namaz ve ibadet içinde olana ne diyeceğim? —Misafirini razı etmeyenden Allah razı olmaz. Konuğu var diye ona iki salkım üzüm gönderildi, birisini kendisine sakladı, demiş. Dervişin yanından ayrılan genç, deniz kıyısına geldiğinde Of diye seslenmiş. Hemen balık gelmiş. Ona dervişin söylediklerini iletmiş. Başındaki inciyi çıkarınca balığın baş ağrısı geçmiş. Balık Karaoğlan’a başındaki inciyi hediye edip teşekkür ettikten sonra sulara dalmış. Karaoğlan, bahçıvanın yanına gelmiş, dervişin dediklerini anlatmış. Bahçıvan dervişin söylediği yeri kazınca beş küp altın çıkmış. Bahçıvan da bu hazineyi oğlana vermiş. Yoluna devam eden Karaoğlan, ibadet eden adamın yanına varmış. Ona: — Sana bir konuk gelmiş, bir salkım üzümü saklamışsın, Allah senden razı olmamış, demiş. Az gitmiş, uz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş. Karaoğlan ülkesine varınca padişahın sarayının karşısına gösterişli bir saray yaptırmış. Bu saraydan gelen ışıklar, padişahın sarayını bile aydınlatıyormuş. Padişah, bu sarayın kime ait olduğunu merak etmiş. Hemen vezirini gönderip: —Şu saraydaki adamın kim olduğunu öğrenin. Neyin nesi, kimin fesidir anlayalım. Onu sarayıma da davet edin, demiş. Vezir sarayın kapısına gitmiş. Kapıyı beyaz, yakışıklı genç bir adam açmış. Vezir kendi oğlunu ak tenli olduğu için tanıyamamış. Oğluna, nereden gelip nereye gittiğini ve kim olduğunu sormuş. Genç adam, tüccar olduğunu, bu ülkeyi çok sevdiği için buraya yerleşmek istediğini söylemiş. Padişahın davetini de kabul etmiş. Vezir oradan ayrılarak saraya dönmüş, padişaha duyduklarını anlatmış. Padişahın ailesi, genç adamın geleceği günü dört gözle beklemişler. Amaçları belliymiş ama daha gençle görüşmeden isteklerini açığa vurmak istememişler. Günlerden bir gün, genç adam hükümdarın kapısında görünmüş. Çok güzel giyinmiş, çeşitli takılar takmış. Varlıklı olduğu her hâlinden belliymiş. Padişah, yakışıklı, zengin ve genç adamı görünce bundan iyi damat mı olur, diye içinden geçirmiş. Padişahın adamları genci içeri almışlar. Padişah, konuk odasında misafirini karşılamış, onunla oturup konuşmuş. O arada gencin bekâr olduğunu da öğrenmiş. Ana ve kız da kafes arkasından genci izlemişler. Hükümdarın kızı: — Rengi ak olmasa, vezirin oğlu diyeceğim. Gözü kaşı, boyu posu ona çok benziyor. Duruşları davranışları bile aynı, demiş. Karaoğlan ile padişahın birbirlerini ziyaretleri sıklaşmış, dostlukları ilerlemiş. Günlerden bir gün padişah: — Bak oğul varlıklısın, sağlıklısın, yakışıklısın ama bunları süsleyecek, sana dünyanı cennet yapacak bir huriye gerek var, demiş. Karaoğlan: — Kısmet olursa bir gün bizim evi de bir kadın süsler hükümdarım. Öylesi bir güzele rastlamış değilim. Vakti saati gelince o da olur, demiş. Karaoğlan ile padişah bir süre söyleştikten sonra saraydan ayrılmış. Evine varıp kendi kendine gülmeye başlamış. Hey insanoğlu, rağbet güzel ile zengine sözünü boşuna söylememişler. Hükümdarlar ikisini birlikte istiyorlar, damat dediğin hem güzel hem de zengin olacak, diye içinden geçirmiş. Ailesinin eğilimini kavrayan kız, bu duruma içten içe çok üzülmüş çünkü onun gönlü vezirin oğlundaymış. Oğlanın gönlü sevdiği kızın daha fazla üzülmesine razı olmamış. Bu oyunu daha fazla uzatmamak için veziri ve karısını kendi sarayına çağırmış. Onlara hükümdarın kızıyla evlenmek istediğini, geleneğe göre kendisi adına bu kızı ailesinden istemelerini söylemiş. Vezir ve hanımı, bu öneriye pek sıcak bakmamış çünkü kendi oğullarının padişahın kızıyla evlenmek istediğini ama padişahın buna razı olmadığı için oğullarını buradan gönderdiğini belirtmişler. Vezirin oğlu anne ve babasının daha fazla üzülmesini istemediği için oynadığı oyuna bir son vermiş. Gerçek kimliğini onlara açıklamış ama anne ve babası bu duruma çok şaşırmışlar. Oğlan hemen vücudundaki nişaneyi göstererek onların gönlünü ferahlatmış. Annesinden ve babasından bu oyunu padişahın yanında bir süre daha sürdürmelerini rica etmiş. Vezir ve hanımı saraya gitmişler. Vezir, padişaha: — Allah'ın emri, peygamberin kavli ile kızınızı komşumuz adına istiyoruz, demişler. Padişah ve hanımı kızlarını komşularına vermeyi hemen kabul etmişler. Padişah kızını yanına çağırmış. Onu kendisini isteyen komşularıyla evlendirmek istediğini söylemiş. Ancak bu duruma padişahın kızının gönlü elvermemiş ve babasına: — Benim rızam yoktur babacığım, demiş. Padişah bu duruma öfkelenince vezirin oğlu gerçek kimliğini açıklamış. Başından geçenleri anlatmış. Padişah Karaoğlan’a inanmayınca Karaoğlan cebindeki mektubu padişaha vermiş. Bir yandan da kıyafetini çıkarıp kemerinin altında kalan kısmı göstermiş. Orası kapkaraymış. Padişah bu duruma çok şaşırmış, padişahın kızı ise çok sevinerek: —Şimdi rızam vardır babacığım, demiş. Padişah: — Allah’ım beni bağışla. Ben hata ettim, diye yakarmaya başlamış. Hemen veziri oğullarının artık damadı olduğunu söylemiş. Vezir ve hanımı bu duruma çok sevinmişler. Kız ile oğlan birbirine kavuşmuş, İki aile de mutlu olmuş. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş, biri masal sahibine, biri masalı anlatana, biri de bu masalı dinleyene…
Yazılan Kader Bozulmazmış
Anonim - MASAL6 Derlemesi ·
5 dakika okuma süresi ·
298 kez okundu ·
❤️ 2 beğeni
Yazılan Kader Bozulmazmış
📖 Benzer Masallar
Tümünü Gör →
1. Sınıf Masalları
Ahmet'in Maceraları
Bu masal, klasik öksüz çocuk ve üvey anne zulmü, hayvan dostluğu (Sarı Öküz), devlerle mücadele, kuralların ihlali ve im...
5 dk
5.0
419
1. Sınıf Masalları
Avcı Mehmet
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, yaşlı annesiyle birlikte yaşayan bir Avcı Mehmet varmış...
5 dk
5.0
359
Sonraki masal yükleniyor...
Bu kategoride başka masal yok
Ana Sayfaya Dön
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bağlan