Ağbalık Öyküsü
Vakti zamanında bir padişah varmış. Bu padişah ahalisine çok iyi, hâlden anlayan, merhametli bir adammış. Ahali de onu sever, sözünden çıkmaz, şehirde hiçbir olay çıkarmazmış. Hem kendi tebaası hem de ülke komşuları barış içinde yaşarmış.
Dünya bu, hiçbir zaman baş ağrısız gitmez. Bizim padişahın da bir derdi varmış. Şimdi siz dersiniz ki padişahın da derdi mi olur? Hiç dertsiz baş mı olur? Bizim padişah da iki gözünden âmâ imiş. İnsanın gözleri görmezse padişah olsa neye yarar! Dünya senin olmuş, ışığı olmamış ne olur? Ne kadar hekim varsa memlekette, padişahlarının derdine derman olamamış Bu duruma padişah kadar tebaası da üzülüyormuş.
Günlerden bir gün memlekete, bir derviş gelmiş. Derviş bir eve misafir olmuş. Sohbet ederken söz, dönüp dolaşıp padişahın gözlerine gelmiş. Derviş:
— Bu kadar misafirperver memleketinizin padişahına bir iyiliğimiz olsun. Onun gözünü Allah’ın izniyle iyi ederiz inşallah, demiş.
Bunu duyan ahali çok sevinmiş. Hemen dervişi alıp padişahın huzuruna çıkarmışlar. Derviş, padişahın gözüne bakmış:
— Padişahım derdinizin dermanı kolay, demiş.
Bunu duyan padişah çok memnun olmuş.
Derviş:
— Sizin derdinizin dermanı denizdeki bir balıktır padişahım, demiş.
Padişah:
— Buysa çok kolay, hemen adam gönderip bir balık getireyim, demiş.
Derviş:
— Padişahım bu balık öbür balıklara benzemez. Bu kardan beyaz bir balıktır. Gözleri Aynı Zeliha’nın gözleri gibi güzeldir. Sözün özü bu çok güzel bir balıktır. Bu balığı tutup bir havanda dövüp merhem yapın.
Yaptığınız bu merhemden de bir parça alıp gözlerinize sürün, gözleriniz hemen açılacaktır, demiş.
Padişah:
— Ne dilersen dile benden derviş, demiş.
Bir de bakmışlar ki derviş bir parça ekmek olup kaybolmuş. Padişah, bu adamın derviş olmayıp Hızır aleyhisselam olduğunu anlamış. Vezirlerine:
— Şehzademi çağırın, demiş.
Padişah oğluna:
— Oğlum, denizde kar gibi beyaz pulları olan bir balık varmış. Bu balığı tutup havanda döver, bundan yapılan merhemden gözlerime sürersem derhal görecekmişim. Fermanımdır, bu balığı tutsunlar. Tutanlara hediyeler vereceğim, bunu ahalime tellallar duyursun, demiş.
Bunu duyan şehzade:
— Başım gözüm üstüne baba, hemen gidiyorum, demiş.
Şehzade memleketin dört bir tarafına tellallar göndermiş. Dervişin söylediğini herkese duyurmuşlar. Haberi alan ahali çok sevinmiş. Padişahlarının gözü açılacak diye bayram etmişler. Herkes işe koyulmuş. Gece gündüz denizden çıkmamışlar ama bir türlü aradıkları balığı da bulamamışlar. Çok sevdikleri padişahlarının gözleri açılmayacak diye oturup ağıtlar yakmışlar.
Bunu duyan padişah:
— Allah büyüktür. Allah’ın dediği olur. Allah bize Hızır aleyhisselamı gönderdiği gibi balığı da gönderir elbet, demiş.
Herkes tam umudunu kesmişken, bir sabah ihtiyar bir balıkçı, bismillah deyip rızkını kazanmak için ağını deryaya atmış. Bir süre sonra ağını deryadan çekmiş. Bir de ne görsün, tuttuğu balıkların arasında peynir gibi beyaz bir balık varmış. Bu balık öyle güzel bir balıkmış ki güzelliği ihtiyar balıkçının aklını başından almış. Balıkçı hemen gidip şehzadeyi bulmuş, müjdeli haberi vermiş.
Şehzade ihtiyar balıkçı ile birlikte hemen balığın yakalandığı ağın yanına gitmiş. Balığı gören şehzadenin gözleri fal taşı gibi açılmış. Ağzı açık kalmış. Nasıl açık kalmasın ki balığın bir rengi var, ayın on beşi gibi parıl parıl parlıyor! Gözleri aynı güneş gibi. Şehzade, balığın bulunduğuna sevinsin mi, üzülsün mü bilememiş. Bu güzel hayvanı nasıl havanda döveceğim, diye kara kara düşünmeye başlamış. Sonunda kararını vermiş. İhtiyar balıkçıya:
— Babamın gözlerine şifa olacak başka bir şey muhakkak buluruz, yazık değil mi bu güzel hayvana, deyip balığı denize bırakmış.
Balık suya bırakılır bırakılmaz başını sudan çıkarmış, şehzadeye gülmüş. Sonra da denizin serin sularında gözden kaybolmuş. Padişah, oğlu balığı getirecek diye sabırsızlıkla bekliyorken olanları işitmiş. Gazaba gelip:
— Demek balık benden kıymetli haa! Senin gibi evlâdım yok artık deyip onu memleketten kovmuş.
Buna çok üzülen şehzade, yanına bir hizmetli, biraz da altın alıp saraydan ayrılmış. Gurbet ellerine düşmüş. Bir müddet yol almış, dağları tepeleri aşmışlar. Böyle Edene* gibi sulak bir yere gelmişler. Bir soluk oturup dinlenmişler. Şehzade dinlenirken hizmetli de sofrayı sermiş, yemeği hazırlamış. Şehzade sofraya oturmuş, âdeti olduğu üzere hizmetliyi de sofraya çağırmış:
— Sen de gel, demiş.
Hizmetli de dünden hazırmış gibi hemen sofraya çökmüş. Şehzade içinden kızmış:
— Bir buyurun üç eyvallahı vardır, böyle hizmetli mi olur, demiş kendi kendine.
Şehzade böyle herkesi buyur eder ama kimsenin de sofraya oturmasını istemezmiş. Hizmetlisi bir türlü bunu anlayamamış, sonunda hizmetlisinin haftalığını verip onu işten çıkarmış. Yola yalnız başına devam etmiş. Geçtiği köylerde, şehirlerde kendisine bir hizmetli aramış ama gönlüne göre bir kişi de bulamamış. Tam bir köyden çıkmışken arkasından biri kaça kaça gelmiş:
— Duydum ki kendi kendine bir hizmetçi arıyormuşsun, ben yanında çalışmak isterim, demiş.
Şehzade adama bakmış ki adam uzun boylu, yakışıklı bir adam. Çalışkan, efendi birine benziyormuş. Dili de şeker gibi tatlıymış. Şehzade bu adamı hizmetli olarak yanına almış.
— Senin adın ne, demiş şehzade.
Adam:
— Adım Ağbalık ağam, demiş.
Meğerse Ağbalık şehzadenin kıyamayıp denize bıraktığı sihirli balıkmış. Şehzadenin kendisine yaptığı iyiliği unutmamış. Kendisinin yüzünden saraydan sürüldüğünü öğrenince soluğu şehzadenin yanında almış. Ama kendi kendisini de şehzadeye tanıtmamış. Beraber yola devam etmişler. Gide gide bir hana varmışlar. Ağbalık hemen şehzadesine sofrayı hazırlayıp buyur etmiş.
Şehzade, Ağbalık’a:
— Sen de gel, demiş.
Ağbalık:
— Sen ye canına şifa olsun, demiş.
Şehzade içinden, işte tam aradığım hizmetli, demiş. Yemeklerini yedikten sonra şehzade yatağına uzanıp yatmış. Ağbalık yatmamış. Gece olduktan sonra Ağbalık sesler duymağa başlamış. Meğerse bu han perilerin sarayı imiş. Buraya gelen garipleri sevmiyorlarmış. Ağbalık pencereden sokağa bakmış, bir de ne görsün! Böyle koca bir meydan perilerle dolmuş.
Ağbalık hemen okunu yayını alıp okunun ucuna bir bez parçası dolamış. Bezi gazyağına batırıp yakmış. Okunu perilerin olduğu meydana doğru atmış. Periler ateşi görünce erenk perenk* olmuşlar. Ok gidip perilerin başına isabet etmiş. Peri o dakikada, kara bir bez parçasına dönüşmüş. Neyse sabah olmuş, şehzade uykusundan uyanmış, gece olanlardan habersiz toplanıp yola koyulmuşlar.
Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, altı ay bir güz gitmişler, arkalarına dönüp bakmışlar ki bir arpa boyu yol gitmişler. Vara vara büyük bir şehre varmışlar. Bakmışlar ki millet bir yere toplanmış, tellallar bağırıyor:
— Güveyi olmak isteyen var mı, güveyi olmak isteyen var mı, diye.
Şehzade ile Ağbalık birbirlerine bakmışlar:
— Bu ne, bunlar güveyleri böyle mi seçiyorlar, bu ne garip bir âdettir, demişler.
Ağbalık, hemen kalabalıktaki adamlardan birinin omzundan tutup:
— Kardeş bu tellal ne diyor, diye sormuş.
Adam:
— Siz garipsiniz herhâlde, demiş.
Ağbalık:
— He, demiş.
Adam:
— Bizim vezirin çok hoş, çok güzel bir kızı var. Aya güne doğma, ben doğarım diyen bir güzel. Evlilik çağı gelmiş geçiyor. Kaç keredir evleniyor, güveyiler sabaha çıkmıyorlar. Bütün güveyler ölüyor. Onun için bekârlar da korkuyor evlenmeye, demiş.
Ağbalık meseleyi anlayınca hemen tellala:
— Biz güveyi olmak istiyoruz, demiş.
Şehzade şaşırmış, daha bir şey demesine fırsat vermeden kollarına girip bunları doğru vezirin sarayına götürmüşler. Şehzadeyi hamamda yıkarlar, giydirip kuşatırlar, yatsı namazından sonra da şehzade ile vezirin kızının nikâhını kıyarlar.
Ağbalık hemen okunu yayını alıp kapının önünde nöbet tutmuş. Gece, gelin güveyi uykuya dalınca Ağbalık kapının anahtar deliğinden içeri bakmış. Amacı, güveylerin ölümüne sebep olan şeyin ne olduğunu öğrenmekmiş. Ağbalık içeriyi izlerken bir de ne görsün? Gelin hanımın ağzından kara bir yılan çıkıyor. İşi hemen anlamış. Güveyileri öldürenin yılan olduğunu anlamış. Hemen yayına bir ok yerleştirmiş ve fırlatmış.
Yılan daha şehzadeye ulaşmadan ölmüş. Hemen parmaklarının üzerine basa basa içeri girmiş. Yılanın ölüsünü alıp çıkarken yılanın kuyruğu şehzadenin burnuna değmiş. Şehzade gözlerini açıp Ağbalık’ı başucunda görünce:
— Neydi o burnuma değen soğuk şey, demiş.
Ağbalık:
—Bir şey yok şehzadem pısık* içeri girmişti, onu çıkardım, demiş.
Şehzade tekrar uykuya dalmış. Ağbalık tekrar içeriyi gözlemeye başlamış. Bir ara Ağbalık da uykuya dalar gibi olmuş ama sanki kırk kişi onu dürtmüş. Bir de bakmış ki bir yılan daha gelinin ağzından çıkmış, neredeyse şehzadeyi sokacakmış. Yayına oku yerleştirecek zamanı yokmuş. Belinden bıçağını çekip fırlatmış. Bıçak yılanı öldürmüş. Hemen içeri süzülüp yılanı yavaşça tutup çekmiş. Eksiklik olacak ya, yine yılanın kuyruğu şehzadenin burnuna değmiş, yine uykudan kalkmış. Şehzade Ağbalık’ı görüp:
— Ne oldu yine, demiş.
Ağbalık da:
— Ağam burası eski bir saray, sıçanlar pısıklar dolaşıyor. Sen rahatına bak, ben onları çıkarırım odadan, demiş.
Neyse sakızı uzatmayalım, sabah olmuş, memlekette ne kadar insan varsa vezirin sarayının önüne toplanmışlar. Acaba ne oldu, diye merak ediyorlarmış. Bir taraftan da cenaze hazırlığı yapılıyormuş. Sarayın penceresinde şehzadeyi görünce çok şaşırmışlar, bu duruma herkes sevinmiş.
Şehzade ile Ağbalık, gelini de alıp tekrar yola koyulmuşlar. Epeyce gittikten sonra Fırat gibi bir suyun başına gelmişler. Oturup bir soluk dinlenelim, demişler.
Birden Ağbalık şehzadenin hanımını tutup sarsmış. Gelin korkusundan ne yapacağını şaşırmış, imdat eylemek için ağzını açınca, ağzından bir yığın yılan yavrusu dökülmüş. Gelin de şehzade de olup bitenlere çok şaşırmışlar.
Ağbalık:
— Ağam kusura bakma, bunu gelin habersizken yapmam lazımdı, diye böyle yaptım. Evlendiğiniz gece, gelin bacımın ağzından çıkan yılanları gördüm ve onları öldürdüm. Beni odanızda o yüzden gördün. Ahali, bütün güveyilerin gece öldüğünü söyleyince şüphelenmiştim. Onun için gece odanızı gözledim, yılanları görüp öldürdüm. Gelin bacımızın karnında yavruları da vardır, diye düşündüm. Sen benim hayatımı kurtarmıştın, ben de senin hayatını kurtarmak istedim, deyip Ağbalık kendisini şehzadeye tanıtmış.
Şehzade kalkıp Ağbalık’ı kucaklamış:
— Bundan sonra sen benim kardeşimsin, demiş.
Ağbalık:
— Haydi şehzadem baban seni bekliyor, memleketinize gidin, demiş.
Şahzede:
—Ben artık oraya dönemem. Babamın gözleri görmüyorken nasıl dönerim, demiş.
Ağbalık:
— O kolay şehzadem. Kapatın gözlerinizi, demiş.
Gözlerini kapatmışlar.
— Açın demiş, açmışlar.
Kendilerini deniz kenarında bulmuşlar.
Ağbalık:
— Şehzadem benim işim buraya kadar. Al bu balık pullarını, babanın gözüne sür. İnşallah açılacaktır. Hakkını helal et, deyip kendisini denize atmış.
Suya düşünce tekrar beyaz bir balık olmuş. Şehzade hanımıyla beraber babasının sarayına gelmiş. Balığın pullarını bismillah, dedikten sonra babasının gözlerine sürmüş. O dakika babasının görmeyen gözleri, görür olmuş. Padişah gelinine oğluna sarılmış, şehzade başından geçenleri bir bir babasına anlatmış. Böylece baba oğluna yeniden kavuşmuş. Yemişler içmişler muratlarına ermişler.
İnsan ne yaparsa bir gün yoluna çıkar. İyilik yapan iyilik bulur. Yapılan iyilik ne vakit başın dara düşse Hızır aleyhisselam gibi yetişip elinden tutar. Hızır dedikleri insanın iyiliğidir. Ne vakit sıkıntıya düşersen yaptığın iyiliği Allah önüne çıkarır. Büyüklerimiz Allah’ın bu yardımına Hızır, demiş. Peygamberimiz aleyhisselam, yarım hurmadan da olsa iyilik yapın, demiş. Onun için yine büyüklerimiz, iyilik yap denize at, balık bilmezse Halık bilir, demişler. Siz siz olun iyilikten yüz çevirmeyin…
*Edene: Şanlıurfa’da büyük bir pınarı olan ve içinden dere geçen bir köy
*Pısık: Kedi
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yapın
Bağlan